İnsanların rahatını, konforunu sağlamak için geliştirilen teknolojik cihazlar, düşünce boyutuna geçerek artık bizim yerimize de düşünmeye başladı.

 

Konformizm olarak tanımlanan modern teknoloji, insanın hayatını kolaylaştırmakla kalmadı; gerçeği algılama biçimimizi de değiştirmeye başladı. Oysa yakın bir geçmişe kadar gördüğümüze inanır, duyduğumuzu sorgulardık. Artık duyduğumuz, gördüğümüz her şeyin gerçek olup olmadığından emin değiliz.

Yapay zekâ ile üretilen ses ve görüntüler gerçeğe o kadar yakın ki, gerçekle yapay zeka ile oluşturulmuş görüntü arasındaki farkı anlamak neredeyse imkansız hale geliyor. Bir zamanlar olağanüstü görünen bir olay kameraya yansıdığında şaşırırdık. Şimdi ise gösterdiğimiz ilk tepki, "Yapay zekâ ile yapılmıştır." demek oluyor.

Belki de çağımızın en büyük paradokslarından biri burada başlıyor:

Yalan artık inandırıcı görünmek zorunda değil, gerçek artık kendini kanıtlamak zorunda.

Çünkü teknoloji yalnızca gerçeği taklit etmeyi öğrenmedi. Aynı zamanda insanın şüphe mekanizmasını da değiştirdi.

 

Bir görüntünün sahte olduğunu düşünmek kadar, gerçek olan bir görüntünün de sahte olabileceğini düşünmeye başladık. Böylece yalnızca yalan ile gerçek arasındaki sınır değil, güven ile kuşku arasındaki sınır da aşınmaya başladı. Toplumda, güvensizlik gerçeklerin yalan olduğunu, kuşku ise doğruların bile yanlış olduğunu düşündürür insanlara.

Çünkü artık yalnızca gördüğümüz görüntülerin gerçekliğini değil, bize sunulan bilginin ve üretilen içeriğin kaynağını da sorgulamak zorunda kalıyoruz. Yapay zekânın hayatımıza girdiği alan genişledikçe, gerçek ile yapay arasındaki bu sınır eğitim dünyasına da uzanıyor.

 

Okulların açıldığı bugünlerde bu meseleyi çocuklarımız üzerinden düşünmek ayrı bir önem taşıyor. Çünkü onların karşısında artık yalnızca öğretmenleri, kitap ve defterleri yok. Birkaç saniye içinde ödev hazırlayan, soruları cevaplayan, kompozisyon yazan, hatta öğrencinin yerine düşünen yapay zekâ sistemleri var.

Burada dikkat edilmesi gereken "Çocuklar yapay zekâ kullanmalı mı, kullanmamalı mı?" sorusu değil.

"Yapay zekâyı kullanırken çocuk nelere dikkat etmeli ve kendisi neler eklemeli?" Çünkü bir öğrencinin ödevini yapay zekâya yazdırması, görevini yerine getirdiği anlamına gelebilir; fakat ödevdeki bilgilerin, çocuğun zihninde yer aldığı anlamına gelmez.

 

Eğitim yalnızca doğru cevaba ulaşma süreci değildir. Eğitim; düşünmek, yanılmak, yeniden denemek, araştırmak, bağlantı kurmak ve kendi cümlesini oluşturabilmektir. Bir çocuğun ödevini yaparken yaptığı hata bile eğitim sürecinin bir parçasıdır. Çünkü o hata, düşündüğünü, zihnini ödev için çalıştırdığının işaretidir.

 

Bir öğrenci kendi yazmadığı bir kompozisyonu teslim ettiğinde, öğretmen belki eksiz bir metin görür. Ancak o metnin arkasında öğrencinin düşüncesi, araştırması, kelime seçimi ve emeği yoktur, ortada yalnızca tamamlanmış bir ödev vardır. Araştırma, düşünme ve öğrenme asla yoktur.

 

Bu durum, eğitim açısından "bilişsel dış kaynak kullanımı" olarak açıklanabilir.  İnsan zihni tarih boyunca hesap makinesi, not defteri, kitap ve internet gibi araçlarla bazı bilişsel yüklerini dışarıya aktardı. Yapay zekâ ise bu süreci çok daha ileri bir noktaya taşıyor: Artık yalnızca bilgiyi bulmakla kalmıyor, bilgiyi bizim için düzenliyor, yorumluyor ve bizim yerimize metne dönüştürebiliyor.

İşte sınır tam burada önem kazanıyor.

Araç kullanmak başka, zihinsel sorumluluğu tamamen araca bırakmak başkadır.

Bir çocuğun anlamadığı bir konuyu yapay zekâya açıklatması öğrenmeye yardımcı olabilir. Fakat hiç düşünmeden, araştırmadan ve okumadan "Benim yerime yap." demesi, zamanla düşünme yetisini körelterek yok olmasına sebep olabilir.

 

Bugün ödevini yapay zekâya yaptıran çocuk belki yalnızca bir ödevi kolaylaştırdığını düşünebilir. Fakat yıllar içinde kendi cümlesini kurmak yerine hazır cümlelere, kendi fikrini oluşturmak yerine kalıplaşmış düşüncelere alışırsa, kaybedilen yalnızca bir ödev olmakla kalmaz.

Kendi fikri, kendi düşüncesi, kendi sesi, kendi benliği de kaybolur.

 

Yapay zekâ çağında çocuklara yalnızca teknoloji kullanmayı değil, araştırmayı, gerçeği sorgulamayı da öğretmek zorundayız.

Çünkü önümüzdeki yıllarda okur yazarlık yalnızca bir yazıyı okuyabilmek anlamına gelmeyecek. Görsel okuryazarlık, medya okuryazarlığı, dijital okuryazarlık ve yapay zekâ okuryazarlığı da insanın temel becerileri arasında yer alacak.

Bir çocuğun karşısına çıkan görüntü için "Bu gerçek mi?" diye sorabilmesi kadar, karşısındaki bilginin kaynağını araştırabilmesi, farklı kaynakları karşılaştırabilmesi ve kendi akıl yürütmesini yapabilmesi de önemli olacak.

Belki de geleceğin en değerli eğitimi, çocuğa her sorunun cevabını vermek değil; hangi cevaba neden inanması gerektiğini öğretmek olacak.

Çünkü artık yalan,

güzel yazılmış bir metin, gerçeğe çok yakın bir görüntü,  öğrencinin kendi hazırlamış gibi sunduğu kusursuz bir ödev olabilir.

Ve belki de en tehlikelisi, insanın bir süre sonra hangisinin gerçek olduğunu ayırt edememesi olacaktır.

 

Yapay zekâ, doğru kullanıldığında insanın öğrenmesini destekleyen güçlü bir araç olabilir. Fakat insanın yerine düşünmeye başladığında, kolaylık ile bağımlılık arasındaki çizgi sessizce ortadan kaybolur. Bu nedenle çocuklara kendi akıllarını, kendi düşüncelerini de çalışmalarına eklemeyi öğretmeliyiz.

Çünkü artık problem, bilgiye ulaşamamak değil, hangi bilginin doğru olduğunu anlayabilmek ve kendi düşüncemizi o bilginin ışığında aydınlatmak olacak.

 

Belki de yapay zekâ çağında insan kalmanın en temel şartı budur:

Her şeyi bilen bir makineye sahip olmak değil, bildiğimiz her şeyden şüphe edebilecek ve sonunda kendi aklımızla karar verebilecek bir zihne sahip olmaktır.

Çünkü gerçek ile yalan arasındaki çizgi bulanıklaştıkça, insanın elinde kalan en güçlü doğrulama aracı yine kendi aklı olacaktır.