26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz, Türk milletinin bağımsızlık iradesini bir kez daha
bütün dünyaya gösterdiği tarihi bir dönüm noktasıydı.
Dört gün sonra, 30 Ağustos'ta kazanılan Başkomutanlık Meydan Muharebesi ise bu
mücadelenin kesin ve belirleyici zaferlerinden biri oldu. Ancak 30 Ağustos'u yalnızca bir
savaşın kazanıldığı tarih olarak görmek, bu büyük zaferin asıl anlamını ıskalamak olur. Çünkü
bu zaferin ardında yalnızca askeri bir başarı değil; azmin ve kararlılığın hiçbir koşulda
vazgeçilmediği bir millet iradesi vardı. Kurulamaz denilen ordular yeniden kurulmuş,
bulunamaz denilen silahlar bulunmuş, yenilmez denilen ordular yenilmişti. Çünkü bu zafer,
yokluk içinde var olabilmenin, imkansızlığın içinden umut çıkarabilmenin zaferiydi.
30 Ağustos'un bize anlattığı asıl gerçek de burada başlar. Bir milleti millet yapan yalnızca aynı
sınırlar içerisinde yaşamak değildir. Asıl güç vatanın ortak geçmişi ve ortak geleceğini
sahiplenmekti. Karşılaşılan büyük bir tehdit karşısında kişisel ve toplumsal ayrılıkları bir yana
bırakarak aynı iradede buluşabilmekti. Çünkü birlik, farklılıkların ortadan kaldırılması değildir.
Birlik; farklılıkların, ortak bir vatan ve ortak bir gelecek duygusunda bütünleşebilmesidir.
İstiklal şairi Akif'in "Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim; bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım." dediği gibi; Türk milleti tarih boyunca özgürlük
ve bağımsızlığına olan düşkünlüğünü defalarca göstermiştir. Çünkü bilir ki bağımsızlığını
kaybeden bir millet, yalnızca toprağını değil, kendi geleceğini de kaybeder. Başka bir milletin
egemenliği altında yaşamayı asla kabul etmeyen bu anlayış, Millî Mücadele'nin ruhunda da
kendisini en güçlü biçimde göstermiştir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde
şekillenen "Ya İstiklâl Ya Ölüm" iradesi, bir milletin esareti kabul etmeyeceğinin ve kendi
kaderi üzerinde söz sahibi olma kararlılığının ifadesiydi. 30 Ağustos zaferi de bu iradenin
yalnızca sözde kalmadığını, en ağır şartlar altında dahi eyleme dönüşebildiğini gösterdi.
İşte bu nedenle 30 Ağustos yalnızca geçmişe ait bir zafer değildir. Aynı zamanda bugün için
de bize bir şey söyler: Bir milletin en büyük gücü, gerektiğinde bütün ayrılıkları kenara
koyarak birleşebilmesidir. Türk, Kürt, Azeri, Çerkes, Laz ve bu ülkenin ortak kaderini paylaşan
herkes… Aramızda farklılıklarımız, farklı düşüncelerimiz, farklı hayatlarımız olabilir. Bu
farklılıklar bir toplumun doğal zenginliğidir. Fakat söz konusu vatanın bütünlüğü,
bağımsızlığın korunması ve ortak geleceğimiz olduğunda bizi birbirimizden ayıran kimliklerin
değil, bizi aynı toprağın yurttaşları yapan ortak değerlerin şahlanmasıdır. Çünkü aynı
topraklarda yaşayan insanlar, yalnızca komşu değildir; aynı zamanda birbirlerinin geçmişine,
bu gününe ve geleceğine ortak olmuş yurttaşlardır. Bu ülkenin gerçek gücü, birbirine
benzeyen insanlardan oluşmasında değil; farklılıklarına rağmen gerektiğinde aynı yürekte
buluşabilen bir millet olmasındadır.
30 Ağustos bize yalnızca savaş meydanlarını değil, o meydanlara götüren iradeyi de hatırlatır.
Yokluk karşısında yılmamayı, tüm olumsuzluklara rağmen umudu korumayı, en zor zamanda
bile vazgeçmemeyi… Belki de en önemlisi, bir milletin kaderini değiştirebilmesi için önce
kendi gücüne inanması gerektiğini anlatır. Bugün 30 Ağustos'u anarken geçmişte kazanılan
bu büyük zaferle yalnızca gurur duymak yetmez. O zaferin bize bıraktığı sorumluluğu da
anlamamız gerekir. Birlik ve beraberlik yalnızca savaş meydanlarında ihtiyaç duyulan bir güç
değildir. Barış zamanında birbirimizin hakkına, hukukuna ve varlığına saygı göstermek; ortak
vatanımızın geleceğini ayrıştırmadan korumak da aynı sorumluluğun bir parçasıdır. Çünkü
vatanın bütünlüğü yalnızca sınırların korunmasıyla değil; o sınırlar içerisinde yaşayan
insanların birbirini yurttaş, kardeş ve aynı geleceğin sahibi olarak görebilmesiyle
mümkündür.
Tarih bize bir kez daha göstermiştir ki kararlı bir millet, umudunu kaybetmediği sürece
yenilmiş sayılmaz. 26 Ağustos 1922'de başlayan o büyük yürüyüş, 30 Ağustos'ta yalnızca bir
ordunun değil, bir milletin iradesinin zaferiyle sonuçlandı. Bu millet, bağımsızlığına, vatanına
ve bütünlüğüne yönelen her tehdit karşısında nasıl savunacağını, birlik ve beraberliğini tüm
dünyaya gösterdi. Bizi biz yapan, ayrılıklarımız değil; gerektiğinde bütün ayrılıkların üzerinde
birleşebilen ortak irademizdir. Dün nasıl yedi düvele meydan okuyup, yokluk içinde var
olduysak, bugün de varlığımıza sahip çıkmasını biliriz. Dün nasıl imkansızlık içinden umut
çıkardıysak, bugün de umudumuz bakidir. Çünkü bu milletin tarihinde bağımsızlık, kazanılmış
ve geride bırakılmış bir zafer değil; her kuşağın korumakla yükümlü olduğu bir emanettir. Bu
topraklar şehit kanıyla yoğrulmuştur. Ecdadın kanıyla yoğrulan bu vatana, canını veren
şehitler toprakla helalleşmiştir.
Bu helalleşmeyi Akif
"Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl;
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!" diyerek istiklal marşımızda kaleme almıştır.
30 Ağustos, işte bu yüzden yalnızca bir zafer günü değil; azmin, kararlılığın, bağımsızlık
tutkusunun adıdır. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Millî Mücadele'nin bütün
kahramanlarını rahmet, minnet ve sonsuz saygıyla anıyorum.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.

