Bilgi edinmek, sorgulamak ve düşünmek…
Bugün size bir soru sormak istiyorum, çok okuyan insan, çok düşünen insan mıdır?
Belki de bu sorunun cevabını verebilmek için önce "bilmek" ile "düşünmek" arasındaki farkı anlamamız gerekiyor. Okumak, elbette insanı bilgi sahibi yapar ancak okuduğumuzu sadece zihnimize depolamak düşünmek anlamına gelmez. Bilgileri düşünmek, zihnin süzgecinden geçirmek ve hayata yansıtmak gerekir. Tıpkı yediğimiz bir yemekten sindirim sisteminin gerekli enzimleri alması ve bedeni ayakta tutması gibi.
Belki de asıl mesele, kaç kitap okuduğumuz değil; okuduklarımızdan ne anladığımız ve anladıklarımızın hayatımıza ne katkı sağladığı.
Mesela, edindiğimiz bilginin gerçekliğini sorguladık mı?
Olumsuzluklarla ilgili soru sormaya başladık mı?
Düşünce tarzımız değişti mi?
Düşünmek sormakla başlıyor. Çünkü insan yalnızca bilgi biriktiren bir varlık değildir; bilgiyi sorgulayan, karşılaştıran, düşünen, gerektiğinde kabul veya reddeden bir varlıktır.
Fakat bunun için cesaret gerekir. Çünkü farklı yol izlemek insana her zaman zor gelmiştir. Evet, herkesin gittiği yoldan gitmek sizi hedefe ulaştırır ama farklı bir yol izlemek daima risk taşır. Bilimde ve sanatta sorgulayan, risk alarak farklı yol tercih edenler hayata anlam katmış, topluma yön vermiştir.
Bir düşüncenin kabul edilmemesi, onun yanlış olduğu, çoğunluğun kabul ettiği düşünce de hakikatin kriteri anlamına gelmez. Gerçek, kaç kişinin inandığı ile değil, bilginin, araştırmanın, eleştirinin ve aklın karşısında değişmeyen, ayakta kalabilendir.
İnsanlar, bazen karşısındaki değeri değil, kendi alışkanlıklarının sınırlarını görür. Bu yalnızca sanat dünyasında değil; bilimde, felsefede, edebiyatta, hatta siyasi alanda bile bu gibi örnekler görmek mümkündür.
Hakikatin, gerçeğin karşısında yalnızca cehalet durmuyor. Bazen para, şöhret, statü ve buna bağlı konformist alkışlar da gerçeğin önüne geçebiliyor. Bir eşyanın kullanışlı olmasının yerine, markası ve reklamı önemseniyor. Bir fikrin, bir görüşün doğruluğundan çok gündemde kalması yeterli oluyor. Bir sanat eserinin niteliğinden çok, ne kadar görünür olduğu konuşuluyor. Böylece gerçek değer ıskalanmış, amacından sapmış bir hal alıyor.
Oysa sanatın amacının yalnızca para kazanmak olmadığı gibi, bilim, reklam, düşünce de ünvan için yapılmaz. Çünkü bazı değerler evrenseldir. Sonraki nesiller de bu değerlerden yararlanır ve sahip çıkar. Bu değerler onları hayata geçiren insanlardan sonra da yaşamaya devam eder. Adalet gibi, kimya gibi, matematik gibi…İşte kalıcılık biraz da burada başlar.
Belki de bugün her zamankinden daha fazla düşünmeye ihtiyacımız var. Doğruların gerçeklik kriterlerini araştırmaya, daha fazla sorgulamaya ihtiyacımız var.
Çok kitap okumak güzel. Ama okuduklarımızın bizi düşünmeye sevk etmesi, düşüncelerin hayata geçirilmesi daha da güzel.
Okumalıyız, araştırmalıyız, sonra bütün bunları zihin süzgecinden geçirmeliyiz. Çünkü düşünmek, her şeyi zihinde yeniden tartmaktır.
Gerçek sanatın, gerçek bilimin, gerçek düşüncenin en büyük düşmanı sorgulamadan inanmaktır.
Gerçek, bizim inandığımız veya inanmadığımız şey de değildir. Gerçek; biz ona inansak da inanmasak da var olandır.
Belki de gerçeğin kıymeti var olmasında, er geç ortaya çıkmasında saklıdır.
Bazen de gerçek, her şey sustuğunda ortaya çıkar usulca…

