İnsanlık tarihi, yalnızca kuşatmaların, savaşların, fetihlerin yaşandığı bir tarih değildir. Aynı zamanda düşünceleri ile topluma cesaret veren, sözlerinden korkulan insanların da tarihidir…

Ne yazık ki insanlık, düşüncelerinden, fikir ve sözlerinden korktukları kişileri yokluğa mahkum etmiştir. Sokrates, Hypatia, Mansur el-Hallâc,, Jan Hus, Giordano Bruno, Michael Servetus ve Antonio Gramsci bunlardan sadece birkaçıdır.

Bu kişilerin her biri farklı zamanlarda farklı inançlara sahip olarak yaşadı. Farklı düşüncelere, farklı görüşlere sahipti. Kimi filozof, kimi bilim insanı, kimi din âlimiydi fakat hepsinin ortak bir noktası vardı.

Varoluşu, hayatı sordular, sorguladılar ve hiçbir şeyden korkmadılar, hatta ölümden bile. Doğru olarak kabullenilmiş görüşlerin karşısına yeni bir bakış açısı ile çıktılar.

Kimisi doğayı, yıldızları farklı bir gözle izledi, kimi insanı, kimi de insan aklını…

Bazıları iktidarı, bazısı vicdanın iktidardan üstün olduğunu savundu. Bazıları da inancını ön plana çıkardı. Öğretilere inat, hayatı kendi yorumuyla yaşamaya çalışarak insanların daha adil bir toplum kurabileceğini haykırdı.

Hepsi aynı fikirde değildi ama ortak noktaları, düşüncelerini açıklama cesaretine sahip olmalarıydı.

Maalesef insanlık, çoğu zaman farklı fikirlere kulak vermek yerine onları susturmayı, ortadan kaldırmayı seçti. Oysa bir fikri susturmanın yolu, daha güçlü bir fikir ortaya koymaktadır.

Kronolojik tarihe baktığımızda, düşüncelerin susturulmasının ardında yalnızca fikir ayrılık yoktur. Kimi zaman önyargılar, kimi zaman korkular, kimi zaman maddi çıkarlar öne sürülse de kendilerini geleneğin bekçileri olarak gören muhafazakarların mevcut düzeni koruma arzusu, farklı seslerin susturulmasına neden oldu. Ne acıdır ki, bazı düşüncelerin insanlığa sağlayabileceği katkılar görülse bile görmezden gelindi. Yerleşik düzeni muhafaza etme adına, bazı çevrelerin menfaatlerine dokunabileceği endişesiyle bu fikirler yok edilmeye çalışıldı. Oysa bir fikri, bir düşünceyi susturmak, düşünceyi yok etmez; yalnızca onun ortaya çıkmasını biraz geciktirir. Tarih, hakikatin mutlaka bir yol bularak ortaya çıktığını defalarca göstermiştir.

Mahkemeler kuruldu. İnsanlar hapislere atıldı, sürgüne gönderildi, kitapları yakıldı.  Hatta işkence yapıldı, diri diri yakılarak idam edildi.

Oysa bir insanı susturabilir, bir kitabı yakabilirsiniz ama insan zihnine düşmüş bir düşünceyi, bir fikri öldürmek, yok etmek imkânsızdır.

Bu konuda da tarih, yok etmeye yönelik baskılar arttıkça, bazı düşüncelerin daha da görünür hâle bu geldiğini de açıkça gösteriyor.

Aslında, yasaklanan kitaplar daha çok okunuyor.

Susturulan düşünceler daha çok dikkat çekiyor.

Farklı düşündüğü için, yalnızca soru sorduğu için, başka bir ihtimalin de olduğunu söylediği için insanlar cezalandırılmamalı ancak hiçbir düşünce de; şiddeti, nefreti veya başkasının temel haklarını çiğnemeyi barındırmamalıdır.

Başka insanların yaşamına, güvenliğine ve özgürlüğüne zarar vermemelidir.

İnsanlığın aydınlanması, aynı cümleyi tekrar edenlerin değil, farklı sorular soranların omuzlarında yükselmiştir.

Bugün kullandığımız birçok bilimsel veri, yasaklanan ya da tehlikeli görülen fikirlerin gelişimi ile sağlanmıştır.

Belki de insanlık, farklı düşüncelerin saygı içinde konuşarak, anlaşarak Thomas More'nin Ütopya'sını kurabilir. (idam edilmesine sebep olan kitap)

 

Belki o zaman Michael Servetus Hz. "İsa'da bir insandır" veya Bruno'nun "evren sonsuzdur" dediği için diri diri yakılarak idam edilmezdi. Ya da,"Ene'l Hak" diyen Hallac gibi derisi yüzülmezdi.

Bu yüzden fikirlerden korkmak yerine onları dinlemeyi öğrenmek, insanlığın ulaşabileceği en büyük değer, en büyük olgunluktur.

Düşünceler, sustuğunda değil; konuştuğunda insanlığı ileriye taşır.