Türkiye'de gençlere sürekli aynı çağrı yapılıyor: "Üretin, çalışın, girişimci olun." Peki ama nasıl? Yalnızca bu çağrıyı yapmak, gençlerin girişimciliğe yönelmesini sağlamaya yetmiyor. Bir iş fikrini hayata geçirmek isteyen gençler, daha ilk adımda ağır maliyetler, karmaşık prosedürler ve dağınık bir destek sistemiyle karşılaşıyor. Girişimcilik yalnızca cesaret değil, aynı zamanda ciddi bir ekonomik dayanıklılık sınavına dönüşüyorsa, artık bir kalkınma stratejisi olmaktan çıkıp yalnızca gözü kara olanların adım atabildiği bir alan hâline geliyor.

Türkiye'de girişimciliğin önündeki en büyük engellerden biri fikir eksikliği değil, başlangıç maliyetlerinin ağırlığıdır. Bugün Türkiye'de kendi işini kurmak isteyen bir genç için asıl mücadele, çoğu zaman fikir aşamasında değil, resmî kuruluş sürecinde başlıyor. Noter masrafları, ticaret sicili işlemleri, oda kayıt ücretleri, mali müşavir giderleri, vergi yükümlülükleri ve sosyal güvenlik primleri; daha ilk gelir elde edilmeden girişimcinin omzuna ağır bir yük bindiriyor. Ardından da bu gençlerden risk almaları, yatırım yapmaları, büyümeleri ve istihdam oluşturmaları bekleniyor. Gelişmiş ekonomilerin önemli bir bölümü girişimciliği yalnızca bireysel bir tercih olarak değil, kamu politikalarıyla desteklenmesi gereken stratejik bir kalkınma alanı olarak görüyor. Türkiye'nin de artık bu bakış açısını daha güçlü biçimde benimsemesi gerekiyor. Üstelik Türkiye'de kamu tamamen eli boş da değil. KOSGEB girişimcilik alanında eğitim ve çeşitli destek programları sunuyor; Gelir İdaresi genç girişimcilere yönelik vergi teşvikleri uyguluyor; genç girişimciler için bir yıllık Bağ-Kur prim desteği bulunuyor; TÜBİTAK BiGG teknoloji tabanlı iş fikirlerine yatırım desteği sunuyor; Ticaret Bakanlığı da ihracat ve e-ihracat destek mekanizmalarını işletiyor. Sorun, desteğin hiç olmaması değil; dağınık olması, sınırlı kalması ve girişimin ilk yıllarındaki asıl yükü hafifletmekte yetersiz olmasıdır. Tam da bu nedenle, 18–35 yaş aralığındaki genç girişimciler ile ilk kez şirket kuran vatandaşlar için özel bir destek modelinin hayata geçirilmesi büyük önem taşıyor. Özellikle ilk üç yıl boyunca belirli faaliyetler için KDV istisnası veya sıfır oranlı KDV uygulanması, şirket kuruluş giderlerinin devlet tarafından karşılanması, ilk yıl SGK ve Bağ-Kur prim desteği sağlanması gibi mali teşviklerin hayata geçirilmesi önemlidir. Bunun yanında dijital dönüşüm, e-ticaret, ihracat danışmanlığı ve ücretsiz girişimcilik eğitimleriyle bu sürecin desteklenmesi, Türkiye'nin üretim kapasitesini güçlendirecek önemli bir adım olacaktır. Ayrıca ilk kez sermaye şirketi kuran girişimciler için belirli bir kazanç eşiğine kadar kurumlar vergisinde kademeli indirim sağlanmalı; kuruluş ve ilk sözleşme süreçlerinde damga vergisi ile bazı harçlar geçici olarak kaldırılmalı; kamu bankaları ve kredi garanti mekanizmaları üzerinden teminatsız ya da düşük teminatlı başlangıç kredileri devreye alınmalıdır. Genç girişimcinin en büyük sorunu çoğu zaman fikir değil, ilk 12 ila 24 ayı çevirecek finansmandır. Ayrıca şirket kuruluşundan sonraki döneme odaklanan ‘'Tek Durak Girişimci Uyum Masası'' kurulmalıdır. Vergi, SGK, belediye ruhsatı, e-fatura, fikri mülkiyet, banka hesabı, ihracat kaydı ve dijital sözleşme süreçlerini birbirinden kopuk kurumlar yerine tek bir koordinasyon hattı üzerinden yürütmek, özellikle ilk kez iş kuranlar için ciddi zaman ve maliyet tasarrufu sağlayacaktır. Türkiye'de genç girişimcinin sadece finansmana değil, sadeleştirilmiş devlete de ihtiyacı var.

Bu yaklaşımın etkisi yalnızca birkaç gencin başarı hikâyesi üretmesiyle sınırlı kalmaz. Genç işsizliği azaltır, kayıtlı ekonomi büyür, yenilikçi firma sayısı artar ve yüksek katma değerli sektörlerde yerli girişimciler çoğalır. Daha da önemlisi, Türkiye kendi ekonomik geleceğini düşük maliyetli emek üzerinden değil, fikre, teknolojiye, ölçeklenebilir üretime ve girişimci cesaretine dayandırmaya başlar. Bugün desteklenen her nitelikli girişim, yarının üretim gücü, ihracat kapasitesi ve rekabet avantajı anlamına gelir. Desteklenmeyen her iyi fikir ise ülke adına kaçırılmış bir fırsata dönüşebilir. Ayrıca bu konuya yalnızca bugünün bütçe dengeleri üzerinden bakmak ise büyük resmi kaçırmak demektir. İlk aşamada vazgeçilen vergi geliri ya da üstlenilen kuruluş gideri, orta ve uzun vadede ayakta kalan işletmeler, oluşan istihdam, artan üretim, yükselen ihracat ve genişleyen vergi tabanı olarak ekonomiye geri dönecektir. Burada söz konusu olan bir harcama değil, geleceğin üretim kapasitesine yapılan stratejik bir yatırımdır.

Türkiye artık gençlerini yalnızca diploma sahibi ve iş arayan bireyler olarak değil, iş kuran, istihdam oluşturan, yenilik üreten bir nesil olarak görmek zorundadır. Eğer gerçekten güçlü ekonomi, sürdürülebilir kalkınma ve yüksek katma değerli üretim hedefleniyorsa, genç girişimcinin omzundaki yük hafifletilmelidir. Çünkü bir ülke, gençlerinin cesaretini vergiyle, masrafla ve bürokrasiyle törpüleyerek değil, onların önünü açarak büyür. Bugün girişimciye sağlanacak destek, yarının üretimi, istihdamı ve refahı şeklinde geri dönecektir. Kısacası, gençlerin yalnızca iş arayan değil, iş kuran bireyler hâline gelmesi, Türkiye'nin ekonomik geleceği açısından bir tercih değil, zorunluluktur.