Türkiye'de siyaset ile ekonomi arasındaki o ince ve kırılgan bağ, hafızalarımızı bir kez daha
tazeledi. Ana muhalefet partisinde olağanüstü kurultay sürecinin mahkeme kararıyla iptal
edilerek eski yönetimin göreve iadesi, ilk bakışta sadece bir iç siyaset meselesi gibi
görünebilir. Ancak hemen ardından Borsa İstanbul'da yaşanan sert düşüş, Türk Lirası'ndaki
dalgalanma ve devlet bankalarının döviz müdahaleleri, siyasi belirsizliğin makroekonomik
dengeleri nasıl saniyeler içinde sarstığını açıkça kanıtladı. Kararın açıklandığı gün BIST 100
endeksi yüzde altının üzerinde erirken, lokomotif rolündeki bankacılık hisseleri yüzde sekizi
aşan kayıplarla günü kapattı. Devre kesicilerin çalışması ve panik satışları, piyasaların bu
yargı kararını sadece bir "siyasi gelişme" olarak değil, doğrudan ülkenin risk primini (CDS)
artıran bir unsur olarak okuduğunun somut bir göstergesidir.
Eş zamanlı olarak Türk Lirası üzerinde oluşan baskı, devlet bankalarının döviz satışlarıyla
dengelenmeye çalışıldı. Ancak hepimiz biliyoruz ki, bu tarz rezerv odaklı hamleler günü
kurtarma çabasından öteye geçemez. Kalıcı istikrarın yegane anahtarı, uzun vadeli güveni
tesis etmektir. Siyasi aktörlerin ve kurumların iç işleyişine hukuki müdahalelerin yapılması
ve bu süreçlerdeki iddialar, kurumsal güven algımızı küresel ölçekte zedeliyor. Hukukun
öngörülebilirliği ve kurumsal bağımsızlık tartışmaya açıldığı an, sermaye piyasalarında kaçış
kaçınılmaz olur. Finans dünyasında güven kaybı, tablolardaki rakamsal zararlardan çok daha
yıkıcıdır.
Üstelik bu yerel dalgalanma, küresel piyasaların zaten gergin olduğu bir döneme denk geldi.
Orta Doğu'daki jeopolitik riskler ve tırmanan enerji maliyetleri Türkiye piyasalarını
baskılarken, içerideki bu beklenmedik siyasi viraj yabancı yatırımcının radarına anında
"erken seçim" ve "ekonomi yönetiminde eksen kayması" riskini soktu. Yabancı sermaye için
en kritik iki kriter; siyasi istikrar ve hukuki öngörülebilirliktir. Bu zemin sarsıldığında, fon
akışının tersine dönmesi çok sürmez.
Bu tablo, özellikle piyasalara yeni adım atan genç yatırımcılar için de çok önemli bir ders
barındırıyor: Finansal okuryazarlığın ve portföy çeşitlendirmesinin önemi, böyle kriz
anlarında kristal netliğinde ortaya çıkar. Kurumsal güven eksikliği, en sağlam görünen
varlıkları bile bir günde eritebilir. Dolayısıyla kriz dönemlerinde doğru strateji geliştirmek ve
güvenli limanları tanımak, yeni kuşağın en büyük finansal kalkanı olacaktır.
Günün sonunda önümüze çıkan bu kriz, bize temel bir iktisat gerçeğini yeniden hatırlatıyor:
Ekonomi yalnızca matematiksel verilerle değil, kurumsal güvenle ayakta durur. Siyasetin
hukuki zeminde yarattığı her belirsizlik, finansal piyasalarda zincirleme bir reaksiyona yol
açar. Türkiye'nin gelecekte bu tarz şoklara karşı bağışıklık kazanması için ihtiyacımız olan
şey, geçici piyasa müdahaleleri değil; hukukun üstünlüğüne dayalı, kurumsal güvenin hâkim
olduğu bir düzenin eksiksiz şekilde inşa edilmesidir.