Bazı insanlar yaşadıkları çağda anlaşılmaz, onlar adeta zamanın ötesinde yaşar, Vincent Van Gogh da onlardan biridir.
Zamanın ötesine geçen eserleri ile Van Gogh denince resim akla gelir.
Hatta çok güzel resim yapan birisine “Van Gogh’musun ?” diyerek espiri yaparlar. Aslında bu sözle kastedilen, ona biraz hayranlık biraz da ulaşılmazlık vurgusu yapılır.
Çünkü Van Gogh yıllar geçse de sadece eserleri ile değil, yaşamıyla da insanları etkileyen nadir sanatçılardan biridir…
O, daha doğmadan omuzlarına kaldıramayacağı bir yük yüklendi.
Van Gogh 1853 yılında Hollanda’da hayata gözlerini açtı. Dünyaya geldiğinde ailesi, bir yıl önce doğum sırasında kaybettikleri Vincent adını ona verdi. Ölen kardeşin adını aldı.
Küçük Vincent, çocukluğu boyunca kendi adını taşıyan bir mezar taşı görerek büyüdü.
Belki de içindeki o aidiyetsizlik hissi tam olarak burada başladı.
Onun, olayları derinlemesine düşünmesi, yoğun duygular yaşaması ve geçmişte yaşadığı kayba özlem duyan melankolisini, tek bir sebebe bağlamak doğru değil.
900 civarında yağlı boya tablo yapmasına rağmen, Hayatı boyunca yalnızca bir tek tablo satabildi. Ekonomik zorluklar, ruhsal çöküş, karşılıksız aşk ve yalnızlıkla mücadele etti.
İnsanlarla aynı dünyada yaşıyor ama sanki hayata başka bir boyuttan bakıyordu. Belki de bu yüzden çoğu kişi onu anlamadı, ya da o, kendini yeterince anlatamadı. Oysa Van Gogh bazen anlaşılmaktan çok ulaşılamayan bir insan gibi görünüyordu.
Van Gogh, sadece gördüğünü çizmedi, duygularını, hislerini de resmederek boyadı. Bu yüzden tablolarına bakıldığında, manzaradan çok bir ruh halinin yansıdığı görülür.
Özellikle “The Starry Night” adlı eseri, bunun en güçlü örneklerinden biridir. O tabloya bakıldığında gökyüzü ve uzayın ihtişamı, yıldızlar ve gezegenlerin devinimi görülür.
Sanki içinde taşıdığı fırtınayı galaksi, yıldızlar ve yörüngelerle resmetmiş, her şey dönüyordur.
Trajikomik olan ise Van Gogh bu tabloyu bir akıl hastanesinde kaldığı dönemde yapmıştır. Dahi mi, deli mi? Hastane penceresinden, seyrettiği geceyi resmettiği söylense de; aslında tuvale aktardığı şey yalnızca gökyüzü değil, iç dünyasının hareketiydi.
Belki endişesi, belki korkuları, belki yalnızlığı, belki de sonsuzluğa kavuşma isteğiydi. O hayattayken rağbet görmeyen eserleri, bugün milyonlarca insan tarafından hayranlıkla izleniyor. Bu durum, sanat tarihinin en büyük ironilerinden biridir.
Belki de Van Gogh yıldızları bizim gördüğümüz gibi görmüyor, onlara bir anlam yüklüyor, devinimlerini hissediyordu.
“Yıldızlı Gece” tablosunda ki dönüp duran gökyüzü, belki onun ruh halinden çok daha fazlasıydı.
Belki de Van Gogh, evrenin titreşimini diğer insanlardan daha yoğun hissediyordu. Bazı insanlar gökyüzünün güzelliğine hayranlıkla bakar, bazıları ise gökyüzünün güzelliğinin yanı sıra hareketliliğini de hisseder.
Günümüzde halen insanlar “Yıldızlı Gece” tablosunun önünde uzun uzun duruyorsa, bunun sebebi yalnızca güzel bir tablo olması değildir.
Çünkü bazı eserler gözden ziyade insanın ruhuna da hitap eder.
Van Gogh 37 yıllık kısa yaşamında, zihninin içinde ağır bir savaş vermiştir. Belki de Van Gogh’un asıl trajedisi, duygusal hassas bir ruh hali taşıması, dünyayı fazla derin hissetmesiydi.
Bazı sanatçılar yalnızca resim yapmaz, insanların duygularına da hitab eder ve dünyaya bakışını değiştirir. Bu insanlar öldükten sonra bile eserleriyle yaşamaya, yıldızlara dokunmaya devam eder.
Biz bu insanlara dahi, deha ve sanatçı gibi sıfatlarla hitap ederiz. Aslında onlara biraz hayranlık duyar. Ulaşmaya çalış, saygı duyarız…
