Türkiye ekonomisi için kritik bir dönemeç yaklaşıyor. 14 Mayıs’ta açıklanacak Enflasyon Raporu, sadece yeni rakamların duyurulacağı bir tablo değil; Merkez Bankası’nın güven sınavı olacak. Çünkü mesele artık “enflasyon düşecek mi?” değil, “Merkez Bankası’nın sözüne inanılır mı?” sorusu.
Bugün vatandaşın gördüğü tablo basit: Banka yıl sonu için yüzde 16’lık bir hedefi koruyor, ama piyasa yüzde 27’nin üzerinde bir enflasyon bekliyor. Bu fark, teknik bir ayrıntı değil; güvenin aşındığını gösteriyor. Çünkü enflasyonla mücadelede en kritik nokta rakamlar değil, beklentiler. İnsanlar fiyatların düşeceğine inanmazsa, alışverişten yatırım kararına kadar her davranışları daha yüksek enflasyonu besler. Örneğin vatandaş markete gittiğinde “fiyatlar daha da artacak” beklentisiyle stok yapmaya başlarsa, talep artar ve fiyatlar gerçekten yükselir. İş dünyası da aynı şekilde, maliyetlerin düşmeyeceğine inanırsa fiyatlarını yüksek tutar. Yani beklenti bozuldu mu, rakamlar zaten peşinden gelir.
Üstelik dış koşullar da kolay değil. Enerji fiyatlarındaki dalgalanma, jeopolitik riskler ve ithalata bağımlı ekonomi, faizi sabit tutmanın ötesinde güçlü bir hikâye gerektiriyor. Faiz tek başına bir araç değil; ancak güvenle desteklendiğinde işe yarar. Vatandaşın ve piyasanın ikna olmadığı yerde faiz kararları sadece kâğıt üzerinde kalır. Dolayısıyla 14 Mayıs’ta açıklanacak raporun gerçek sınavı şu olacak: Merkez Bankası sadece “enflasyon düşecek” demekle yetinecek mi, yoksa topluma neden düşeceğini, hangi araçlarla ve hangi kararlılıkla düşüreceğini anlatabilecek mi? Eğer bu soruya ikna edici bir yanıt veremezse, açıklanacak olan şey enflasyon değil, güven krizinin derinleştiği bir tablo olacak.
Unutmayalım ki enflasyonla mücadele sadece rakamların savaşı değil, aynı zamanda bir ikna sanatıdır. Güven kayboldu mu, hiçbir hedef tutmaz.
