Sabahın ilk ışıklarıyla çalan o tanıdık okul zili, çoğumuzun hafızasında neşeli adımları, bahçede yankılanan çocuk seslerini ve tebeşir kokulu masumiyeti canlandırır. Oysa bugün memleketin pek çok dersliğinde binlerce çocuk için o tiz ses, bir öğrenme heyecanının değil; göğsün tam ortasına oturan o ağır yumrunun, soğuk terlerin ve bitmek bilmeyen bir tekinsizliğin başlama vuruşudur.
Okullarımızda giderek kök salan akran zorbalığı ve şiddet, artık birkaç çocuğun teneffüsteki basit itişip kakışması ya da o bildik, rehavet yüklü "çocuktur, anlaşır" avuntusuyla geçiştirilebilecek sınırı fersah fersah aştı. Karşımızda; fiziksel darptan çok daha sinsi işleyen, ruhu parça parça kemiren, sistematik bir yok etme mekanizması var. Bir çocuğu kantin sırasında görmezden gelmek, tuvalet köşesinde tehditle harçlığına el koymak, beden diliyle yalnızlaştırmak ya da okulun kapısından çıkınca da peşini bırakmayan WhatsApp gruplarında, anonim sosyal medya sayfalarında alay konusu edip linçlemek… Şiddet mekânın sınırlarını aştı; biçim değiştirdi, dijitalleşti ve çok daha ölümcül bir görünmezliğe büründü.
Peki, nasıl oldu da bir çocuğun çaresizliği, diğerinin eğlencesi ve özgüven tatmini haline geldi?
Çocuklar gökten zembille inmiş bir öfkeyle doğmuyor. Evde televizyonda racon kesen sahte kabadayıları, trafikte en ufak anlaşmazlıkta levyeye sarılan büyükleri, kürsülerde ve sosyal medyada en çok bağıranın, en çok aşağılayanın itibar gördüğü bir kamusal dili izleyerek büyüyorlar. Gücün haklı sayıldığı, nezaketin pısırıklık, empatinin zaafiyet gibi kodlandığı bir yetişkin dünyasının cerahatı, dönüp dolaşıp okul koridorlarında çocukların ciğerine doluyor. Zorba çocuk, aslında dışarıda gördüğü "güçlüysen ezersin" yasasını sınıfta uygulayan acemi bir taklitçiden ibaret; çünkü ona problem çözmenin, var olmanın ve saygı görmenin başka bir yolu gösterilmedi.
Bu yangını sadece okul duvarlarına güvenlik kamerası takarak, nöbetçi öğretmenlerin eline düdük tutuşturarak ya da olay ayyuka çıktığında faili birkaç günlüğüne okuldan uzaklaştırarak söndüremeyiz. Ceza verip çocuğu eve ya da sokağa göndermek, meseleyi çözmez; öfkeyi sadece sokağın kör kuyularında biler, o çocuğu daha da marjinalleştirir ve bir hafta sonra sınıfa çok daha bilenmiş bir bomba olarak geri döndürür.
Göstermelik tedbirleri bir kenara bırakıp, eğitim sisteminin tüm çarklarını kapsayan radikal ve sahici adımlar atmak zorundayız:
Cezalandırıcı Değil, Onarıcı Adalet Sistemi
Mevcut disiplin yönetmelikleri intikam ve tecrit mantığı üzerine kurulu. Oysa ihtiyacımız olan, failin mağdura verdiği zararla yüzleşmesini sağlayan "Onarıcı Adalet" mekanizmasıdır. Zorbalık yapan çocuk, kınama ya da uzaklaştırma cezası alıp kenara çekilmek yerine; kırdığı kalbi onaracak, sebep olduğu hasarı telafi edecek sosyal sorumluluk ve rehberlik projelerine yönlendirilmelidir. Mağdura da "sessiz kal ve idare et" demek yerine, hakkını güvenle arayabileceği bir güvence verilmelidir.
"Sessiz Seyirci" Kültürünü Kırmak
Zorbanın en büyük yakıtı, attığı dayağın ya da savurduğu hakaretin etraftaki onlarca çocuk tarafından sessizce izlenmesi, videoya çekilmesi veya kıkırdayarak onaylanmasıdır. Şiddet, alkışlandığı ya da en azından direnilmediği yerde büyür. Okullarda çocuklara sadece akademik başarıyı değil; zorbalık karşısında ses çıkarma, haksızlığa uğrayanın yanında saf tutma ve bunu "ispiyonculuk" değil "hakkı savunmak" olarak görme bilinci aşılanmalıdır. Seyirci desteğini kaybeden bir zorba, gücünü yitirmiş demektir.
Rehberlik Servislerini Bürokrasi Yükünden Kurtarmak
Bugün rehber öğretmenlerimiz resmi evraklar, test uygulamaları ve anlamsız bürokratik raporlar arasında boğulmuş durumda. Bir okulda bin öğrenciye tek bir psikolojik danışmanın düştüğü bir tabloda koruyucu ruh sağlığından söz edilemez. Rehberlik servisleri masa başından çıkarılıp koridorlara, bahçelere, çocukların gözlerinin içine bakabilecekleri bir serbestliğe kavuşturulmalıdır. Akran arabuluculuğu gibi çağdaş mekanizmalarla, çocukların kendi çatışmalarını diyalogla çözebilecekleri yapılar her okula bir zorunluluk olarak yerleştirilmelidir.
"Duygusal Zeka ve Şiddetsiz İletişim" Zorunlu Müfredata Girmeli
Bir çocuğa türev integrali eksiksiz çözdürmek ya da periyodik tabloyu baştan sona ezberletmek, ona insan olmayı öğretemiyorsa hiçbir kıymeti yoktur. Müfredata ilkokuldan itibaren öfke kontrolü, sınır çizme, hayır diyebilme ve karşısındakinin acısını kendi derisi üzerinde hissedebilme yetisini geliştiren " Duygusal Okuryazarlık ve Empati " dersleri entegre edilmelidir. Aklı besleyip kalbi aç bıraktığımız sürece, sadece diploması olan yetenekli zorbalar yetiştiririz.
Güvenli ve Anonim Dijital Bildirim Kanalları
Çocukların zorbalığa uğradıklarında en büyük korkusu, "durumu anlatırsam başıma daha kötüsü gelir" kaygısıdır. Her okulun, öğrencinin kimliğini ifşa etmeden durumu doğrudan okul idaresine ve psikolojik danışmanına aktarabileceği güvenli, şeffaf ve denetlenen dijital bildirim sistemleri kurulmalıdır. Karanlıkta kalan şiddet büyür; onu aydınlığa çıkaracak güvenli kanallar açılmalıdır.
Evdeki Aynayla Yüzleşme: "Benim Çocuğum Yapmaz" Kibri
Ve en nihayetinde fatura dönüp dolaşıp hanelere çıkıyor. Evinde öfkeyle bağırılan, aşağılanan, sevgiyi ancak koşullara bağlı olarak alabilen veya tam aksine hiçbir sınır tanınmadan "sen herkesin üstündesin" şımarıklığıyla büyütülen çocuklar potansiyel zorbadır. Anne babaların "Benim çocuğum asla öyle bir şey yapmaz" körlüğünden uyanması şart. Çocuğunuza sadece kendisini ezdirmemesini değil; güçlüyken merhamet etmeyi, kimseyi ezmemeyi ve farklılıklara saygı duymayı öğretmek birincil ebeveynlik borcudur.
Okullar, çocuklarımızın sadece test çözdüğü ve yarış atı gibi koşturulduğu soğuk binalar değil; hayata tutunmayı, adalet duygusunu ve insan kalabilmeyi öğrendikleri birer sığınak olmak zorundadır. Eğer bir çocuk sabah uyanıp okula gitmemek için çaresiz bahaneler uyduruyorsa, karnının ağrısı yüreğinin korkusundan kaynaklanıyorsa ve biz o sessiz çığlığı duymazdan geliyorsak; kırılan her kemiğin, dökülen her damla gözyaşının ve yarıda kalan her çocukluk hayalinin vebali hepimizin omuzlarındadır.
Zil bir kez daha çaresizlik için çalmadan, başımızı iki elimizin arasına almanın tam vaktidir.
