İnsan anlamak ve anlaşılmak ister bu yüzden sevmeye, sevilmeye ve paylaşmaya ihtiyaç duyar. Ne yalnız yaşayabilir, ne de bir başkasının gölgesinde kendisi olarak kalabilir. Ancak bütün bunların içinde çoğu zaman gözardı edilen bir gerçek vardır.
Her insanın kendine ait bir dünyası, düşünceleri, duyguları ve koruması gereken değerleri yani görünmeyen sınırları vardır.
Bu sınırlar insanın fiziksel, duygusal ve sosyal alanlarını korumak için kendini güvende hissetmek adına diğer insanlarla arasında oluşturduğu kısıtlamalardır. Bu kısıtlamalar, hem fiziksel hem de psikolojik olarak insanı koruma amacı taşır.
Alman filozof Arthur Schopenhauer'ın kirpi ikilemi olarak bilinen benzetmesi, insan ilişkilerindeki bu hassas dengeyi anlatır. Soğuk bir kış gününde ısınmak isteyen kirpiler birbirlerine sokulurlar. Fakat yaklaştıkça dikenleri birbirine batar ve canları yanar. Uzaklaştıklarında ise soğukla baş başa kalırlar. Sonunda hem ısınabilecekleri hem de birbirlerini yaralamayacakları bir mesafe bulmaya çalışırlar.
İşte insan ilişkileri de böyledir. Fazla uzaklık yalnızlığa, ölçüsüz yakınlık ise incinmeye neden olur.
Psikiyatrist Profosör Üstün Dökmen, Sosyal İlişkilerde bu benzetmeyi ele alarak insanlar arasındaki yakınlığın ölçüsüne dikkat çeker. Çünkü bir ilişkiyi değerli kılan yalnızca yakınlık değil, o yakınlığın içinde karşılıklı saygıyı koruyabilmektir.
Bazen en çok sevdiklerimizin hayatına gereğinden fazla müdahale ederiz. Eşimizin her düşüncesini bilmek, annemizin ya da babamızın her kararına karışmak, çocuklarımızın hayatını kendi doğrularımıza göre biçimlendirmek isteriz. Bunu çoğu zaman sevdiğimizi korumakla, ona iyilik yapmakla açıklarız. Oysa sevgi, bize bir başkasının hayatına karışma, onu yönetme hakkı vermez. Birlikte olmak, birbirimizin yerine karar almak, bu kararlar ışığında yaşamak değildir.
Anne babanın çocuklarla, eşlerin birbiriyle, ya da iki yakın arkadaşın arasında güçlü bağlar bulunabilir. Fakat en yakın ilişkilerde bile insanın kendisine ait bir alanı olmalıdır. Her düşünce paylaşılmak, her duygu açıklanmak, her yalnız kalma isteği sorgulanmak zorunda değildir.
Bazen insanın kendisiyle baş başa kalması, içinden geçenleri anlaması, kalbini ve zihnini dinlendirmesi, kendini tanıması, kendini bilmesi gerekir.
Kendini tanımayan insan, başkasını ne kadar tanıyabilir?
Kendini tanıma adına, insanlardan uzaklaşarak yalnızlığı bir üstünlük saymak yanlış olur. İnsan, başka insanlarla kurduğu ilişkiler içinde de kendini tanır; dayanışmayla paylaşarak, bazen yanılarak, bazen affederek büyür. Mesele yalnız kalmakla birlikte olmak arasında seçim yapmak değil, ikisini de insanın ihtiyacı olan ölçüde yaşayabilmektir.
Belki de asıl olgunluk, bir başkasına yaklaşırken onun sınırlarını gözetmek; uzaklaşmak istediğinde bunu sevgisizlik olarak yorumlamamaktır. Çünkü herkesin kendine özgü bir sessizliği, kimseyle paylaşmadığı düşünceleri ve yalnızca kendisine ait olması gereken bir iç dünyası vardır.
İnsanın kendine ait bir alanı olması, başkalarına kapısını kapatması değil; o kapıyı ne zaman, kime ve ne kadar açacağına kendisinin karar verebilmesidir.
Kirpi mesafesi bize tam da bunu hatırlatır: Ne birbirimizi üşütecek kadar uzak durmalı ne de dikenlerimizi birbirimize batıracak kadar yaklaşmalıyız. Sevdiklerimizi kendimize benzetmeye çalışmadan, onların özgürlüğünü kendi yalnızlığımıza tehdit saymadan, yan yana ama ayrı ayrı var olabilmeliyiz.
Çünkü gerçek yakınlık, iki insanın birbirine karışıp kaybolması değil; birbirinin yanında kendi sınırlarında, kendisi olarak kalabilmesidir.
