Yıllar önce, çocuk yaşımdayım. Rahmetli babamın konuk olduğu bir radyo programındaki sesine kilitlenmiştim. Konuşmanın ortasında öyle bir cümle kurdu ki, aradan geçen zamana rağmen zihnimden silinmedi:
"Bir kütüphane, bin hapishane kapatır."
O gün belki sadece kulağımda kalan bu söz, bugün içinde yaşadığımız dünyanın acı gerçeğiyle yüzleştiğimde bambaşka bir ağırlık kazanıyor. Çünkü bugün çocuklarımızı konuşuyoruz. Daha küçük yaşlarda işlenen suçları, sokağa taşan öfkeyi, birbirine tahammül edemeyen insanları konuşuyoruz. Bir tartışmanın birkaç saniye içinde şiddete dönüştüğü, saygının kabalık karşısında sessizce geri çekildiği bir çağdayız. Sevginin yerini öfkenin, görgünün yerini hoyratlığın aldığı bir dünyada insan ister istemez soruyor: Biz bu çocukları nereye yetiştiriyoruz?
Hiçbir çocuk dünyaya öfkeyle doğmuyor. Hiçbir bebek doğuştan kaba, şiddet yanlısı ya da sevgisiz değil. Çocuk öğreniyor; neyi görürse onu benimsiyor, neyi duyarsa onu içselleştiriyor. Bazen evinden, bazen sokaktan, bazen okuldan, bazen de hayatımızın vazgeçilmez ekranlarından…
İşte tam bu noktada kütüphanenin, kitabın anlamı kökten değişiyor.
Kütüphane; sadece raflara dizilmiş kağıt yığınlarının saklandığı sessiz bir bina değildir. Kütüphane, bir çocuğa bu dünyadan başka bir dünyanın da mümkün olduğunu fısıldayan sığınaktır. Bir kitabın başına oturan çocuk, en azından bir süreliğine kendi öfkesinden uzaklaşır. Başka hayatları okur, başka acıları tanır, başka düşüncelerle tanışır. Kendi doğrularının evrendeki tek doğru olmadığını anlar. Ve belki de en önemlisi; düşünmeden tepki vermek yerine, düşünmeyi öğrenir.
Bugün çocuklarımızın eline çok şey tutuşturuyoruz: Telefonlar, tabletler, sınırsız imkanlar... Peki, onlara yeterince kelime veriyor muyuz?
Duygularını anlatabilecek, öfkelerini isimlendirebilecek, bir başkasının acısını içinde duyabilecek kelimeler... "Hayır" demeyi, özür dilemeyi, teşekkür etmeyi, beklemeyi öğretecek kelimeler veriyor muyuz?
Kelime dağarcığı küçülen insanın dünyası da küçülür.
Dünyası küçülen insan; farklı olana daha kolay öfkelenir, anlamadığına daha kolay düşman olur, kendisine benzemeyeni anında reddeder. Ve elindeki öfkenin nereye varacağını tartamadan harekete geçer.
Oysa kitap, insana içsel bir fren yaptırır. Düşünmek, insanın ruhundaki o yegane frendir. Vicdan, o frenin diğer adıdır. Görgü, saygı, sevgi, empati...
Bunların hepsi insanı insan yapan görünmez duvarlardır.
Bu duvarlar yıkıldığında ise toplumda bambaşka duvarlar yükselir: Adliye duvarları, cezaevi duvarları, karakol duvarları.
Ve biz sonra şaşkınlıkla sorarız: "Bu çocuk buraya nasıl geldi?"
Asıl soruyu sormamız gereken yer, orası değil ki! Asıl soru şu: Bu çocuğun önüne biz ne koyduk?
Bir kitap mı, yoksa sınırsız bir ekran mı?
Gerçek bir rol model mi, yoksa dijital dünyanın sanal öfkeleri mi?
Bir aile sohbeti mi, yoksa yalnızlık mı?
Toplumlar suçluyu cezalandırarak değil, suç üretmeyen nesiller inşa ederek iyileşir.
Elbette her karmaşayı tek başına bir kütüphaneyle açıklayamayız. Ancak bir çocuğun zihnine giren her doğru düşüncenin, davranışına dokunan her güzel değerin gelecekte mutlak bir karşılığı vardır.
Unutmayalım; bazen bir çocuğa verilen kitap sadece bir kitap değildir. Belki bir öfkenin yönünü değiştiren bir pusula, belki yanlış bir arkadaşlığın önüne çekilen bir settir.
