SÜLEYMAN’IN MÜSVEDDELERİ-ZAVALLI DAMLACIK

Deniz ortasında oluşan girdaba düşen son yağmur damlasıydım. Girdap da kapandı benden sonra. Dönüp durmadım, girdap dönüyordu. Bense tam ortasında kurulmuş şeritlerin nasıl oluyor da aynı hizada kaldığını hesaplamaya çalışıyordum. Zor bir iştir bu. Girdaba düşerken bulaşması ilk yanımın, Sarılması denizin ondan bir parçaymışım gibi, alması beni tüm yaşantısının tuzluluğuna, çerine çöpüne… Ordayım işte, bir döngünün içinde.

Girdap dönmekte, her yanıma bulaşmakta, bana yaşam bahşetmekte kendinden. Bir damla tek başına ne kadar yaşayabilir ki yeryüzünde. İlahi bir güce ulaşma çabası içinde coşkunca buharlaşan bir damla olmak ister yeryüzüne düşen kardeşlerim. Fakat bir yarış değil ki bu! Bense sadece yere düşüp gezinmek istiyorum kendi gönlümce. Döngü bu ya hiçbir yer, damla olarak kabul etmez seni. Tek bir damla kurumaya mahkumdur. İster bir yaprakta ister toprakta veyahut elini açan insanların avuçlarında.

Umutlu düşünüp insanları korumayın. Onlar hiç yaşatmazlar bizi.  En tehlikeli düşüş şekli insanın eline düşmektir. Bulutlarda sürekli anlatılır, insan eline düşen zavallı damlacığın efsanesi ya da “O güzel bir damlaydı” adlı hikayesi. Ben de girdaba anlattım bu hikâyeyi;

Bir damlacık hazırlayıp kendini ilkbaharın güzel bir gününde, damla kardeşleriyle birlikte hayalini kurdukları güzel yapraklara, yeni ısınan toprağa, belki de küçük bir tomurcuğa bırakmışlar kendilerini. Çoğu dileğini gerçekleştirmiş olmalı ki kimse bahsetmez onlardan. O zavallı damlacık ise düşmüş bir insanın eline. Öyle pürüzsüz, öyle sıcakmış ki avucunun içi şaşmış kalmış güzelliğine. Dolaşmış tatlı tatlı sevmiş insanın tenini. Durduğu avuçta bir deprem şekillenmiş ardından. Kendini korunaksız hissetmiş. Sallanıyormuş üstünde duruğu her yer. Kafasını çevirmiş yardım dilemek için gökyüzünden ki tanımlayamadığı pembe çizgilerin üstündeki dağa çarpmış bedeni, öyle sivri bir dağmış ki zavallı damlacık içten patlayıp erimiş dağın üzerine.

Damlalar olarak ne olduğunu öğrendik sonra insanlar ilkbaharda düşen damlaları sevmek için, onlarla sevinmek için yüzlerine sürerlermiş. Olmaz olsun öyle sevgi!  Bize dağ gibi görünen, öldürücü rüzgarları içinde tutansa koca burunlarıymış. Keşke her sevince burunlarını sokmasalar, belki de daha çok damlacık kalabilecek yeryüzünde. Neyse ki avuçlarına düşmedim ben. Neyse ki okşamadılar beni burunlarıyla.

Ben bir girdaba düştüm, toprak üzerine düşüp yeryüzünde kalmak isterken. Şimdi etrafımda hızlı bir şekilde hizalanan tuzlu damlaların içinde tek başıma bir yağmur damlasıyım. Geleceğimden şüpheliyim bir daha dönemeyeceğim gökyüzüne sevinçliyim fakat kendimde olamayacağım bu denizde. Düşen hiçbir yağmur damlası kendi kalamadı, düşerken ki saydamlığı yaşayamadı. Bulandı yapış yapış tenini saran o tuza. Ekşidi ruhu. Kayboldu sevinci. Artık gülümsemek yerine büzüyor kendini içindeki yapışkanlığı hissettikçe. Hele ki sıcakladı mı havalar gökyüzüne gitmek isteyen damlalar arttıkça katılaşıyor bedeni.

Bu yüzden bu girdap bitene kadar karar vermeliyim. Ya tuza bulanıp bir şekilde yeryüzünde kalacağım, Heyecandan yoksun neredeyse katılaşmış bir halde ya da gökyüzüne döneceğim bir kez daha yeryüzüne atlamak üzere. Elbette gökyüzüne çıkıp atlayıp bir daha yeryüzüne yeni bir şans yaratmak mümkün. Peki sorarım size, ya bir sonraki inişim rastlarsa bir insanın avucuna, burnuna, belki de yüzüne?

Bu kahrediyor beni. Sürekli yeni planlar yapıp yine aynı yere geliyorum. Bakın oradayım işte, bir döngünün içinde.