SÜLEYMAN’IN MÜSVEDDELERİ-DEĞİŞMİŞ…

Aslında ben onu çok seviyordum. Bir gün çıkıp yanına gittiğimde değişmişti. Bakın herkes sevgilisini tarif ederken bahsi geçen kavram değişmektir biliyorum. Benim bahsettiğim tavırları değil. Benim sevdiğim adam tamamen değişmişti. Böyle yüzüyle, saçıyla kıyafetiyle değişmişti. Başka biri duruyordu karşımda. Şaşırdım görünce. Kahkaha attım salaklığına. Nasıl beceriyorsun böyle komik olmayı, dedim. Öyle sevindim ki bu adamı sevdiğime, kendi kendimi tebrik ettim. Koltuğa oturup ayakta duran sevgilimin yeni haline baktım, baktıkça gülümsedim.

Sonra fark ettim her şeyi…

Git buradan, dedi. Küfür gibiydi bu laf benim için. Ne olduğunu anlamadım. Daha dün beni sevgi sözcüklerine boğan oydu. Hayatında benim kadar değerli bir şey olmadığını söyleyen bu adamdı. Hayatımın en güzel günlerini geçirmiştim onunla. Neydi şimdi bu. Başka bir kadının hülyasına boğulmasının acısı mı kalacaktı bende? Koltuğun şekli değişti ben otururken. Öylece duruyordu karşımda, değişmiş kılığıyla. Pis, evsiz, iğrenç bir yaratıktı sanki.

Biraz daha irdeledim durumu…

Sıkılmıştı benden. Benim bu olmamışlığımdan. Ona kattığım insanlığımdan, ona yaşattıklarımdan bıkmıştı. Benim, belki de varoluşumdan sıkılmıştı. Gözümü ıslattım ufak ufak. Hışımla kalkmadım yerimden. O koltuk bana aitti. Ona değil, başka bir kadının hülyasına hiç değil. O benim eğri büğrü oturduğum koltuk olacaktı ömrüm boyunca. Sonra ne hissettiysem artık kalktım koltuktan. Çektim onu yanıma. Kokan elbiseleri bulaştı burnuma. Saçlarını okşamak istedim, kısa değillerdi. Öyle yapay ki dokunduklarım. Islattığım gözlerim yanaklarıma bulaştırdı tadını. Evinin içinde bana ait tek koltuğa bıraktım kendimi.

Onun açısından bakmaya başladım biraz da…

İlk tanıştığım gün geldi aklıma. Hayata karşı yaşama sevinci içinde bir hüzün vardı geceleri. Yaratılarına denk gelmediğim zamanlar yoktu. Hayranlıkla izlerdim bana anlatılarını. Gerçekten izlerdim. Gözümün önünden geçerdi anlatıları. Bende yaratığı gündoğumları zamanımın güzel geçmesini sağlamıştı belki de. Şimdi ise güneşin batışını hediye ediyor bana gitmemi isteyerek. Sevdiğim adamın gözlerine yakışmayacak bir bakış olsa da bana bakan gözleri; ben onun gözlerinden görmüşüm bunca seneyi.

Neden kendini değiştirdiğine takıldım sonra da…

Ona aldığım güzel gömlekleri reddedip giymişti, üzerindeki yırtıkları. Kaç parfüm almıştım ona güzelleşsin diye kokusu etrafta. Gerçi her zaman ben kokumu seviyorum, derdi. Belki de kokusuna saldırdım diye terk ediyor beni. Renkli çorapları vardı. Beraber almıştık da neden siyah çorap giymiş ki şimdi. Bu kadar kör bir zaman mıydı yaşadıklarımız? En sevdiği kazağını bile giymemiş bugün. Oysaki dün yıkamıştım, dışarı çıkmanın heyecanıyla dolabı açtığında sevinebilsin diye bir kere daha.

Ben nerede yanlış yaptım?

Her zaman yanında oldum diye mi bu uzaklığı? Onunla geçirdiğim zamana şükrettiğim için mi yaşadığım kayıp? Ben sevdiğin adamın yanında kalmakla, onunla zaman geçirmekle yakalayacağımı düşündüm mutluluğu. Hani mumu yakıp geceleri sönmesin diye avucumun içine almak gibi düşündüm sevgiyi. Hatam, günahım bu mu? Onu bu kadar çok sevmek mi beni bu durumu düşüren?

Tüm bunları bana git buradan dediğin de düşündüm… Hem de hiç cevap vermeden.

Ağzımda bir dolu toprak öyle konuştum. Neden, dedim. Yüzüme baktı ağlayarak. Ben bu yaşamın yolcusu değilim; hayatıma yetişecek olanın sebebiyim ben, dedi. Dayanamadım bağırdım çağırdım yüzüne. Ne diyorsun sen, dedim. Bir şeyler bırakmalı insan çekip giderken, dedi. Tutamadım kendimi; acı mı bırakmalı, dedim. Ağladı.

Ben kafamı ölüme verdim, benden sana kalan acıdan başka olursa güneşi serpersin yüreğime, dedi.

O güne kadar ben hiç öyle ağlamamıştım. Hani gözümü ıslatmıştım ya ilk söylediğine, şimdi bir damlacık gözyaşından bakıyorum dünyaya. Bir kaç adım attı dış kapıya doğru. Koltukta bir hiçmişim gibi oturdum. Hiçbir şey yapmadım. İnanır mısınız hiçbir şey. Varoluşum onun varoluşuna denkti de ben yeni fark ettim. Gidiyordu, dış kapıya doğru; her adımını saydığım, her anını yaşadığım bir gidiş yaşamamıştım kısacık ömrümde. Tam kapıya yetişti, dönüp baktı bana da son sözümü söylemem gerektiğini o zaman anladım.  Neden diye bağırdım. Sormasaydım keşke…

Hayat ince bir ipin üzerine kurulu; ne zaman kopacağı belli değil, dedi.

Çıktı. Kapadı kapıyı üstüme. Bir ev bu kadar mı dar olur? İnsan ölüyormuş yaşarken.