Seçilmiş yalnızlık!

Neden kendimizi anıtlaştırmayı bu denli çok isteriz? Daha yaşarken bile. Yangın musluklarının dibine işeyen köpekler gibi varlığımızı ispat etmeye çalışıyoruz. Fotoğraflarımızı, diplomalarımızı çerçeveletip asıyor, gümüş kaplamalı bardaklar kullanıyor, yatak çarşaflarına baş harflerimizi örüyor, ağaçlara ve tuvalet duvarlarına isimlerimizi yazıyoruz. Hepsini aynı dürtüyle yapıyoruz. Bundan ne elde etmeyi umuyoruz? Alkış, gıpta, saygınlık? Yoksa yalnızca ilgi mi çekmek istiyoruz, ne tür olursa olsun ilgi mi istiyoruz?

En azından bir tanık istiyoruz. Sesi kısılan radyo gibi, kendi sesimizin sonunda ebediyen susmasına tahammülümüz yok.

Margaret Atwood

****

 

Evet…Seçilmiş yalnızlık… Modern özgürlük…. Çağın hapishanesi….Hepimizin yaşadığı ancak fark edemediği…

En çokta pandemi döneminde kendimizle baş başa kaldığımızda, yalnızlığımızda ve korkularımızda yaşadıklarımız bizi farklılığa doğru götürmeye devam ediyor.

Belki insanlar koskoca yaşamları boyunca, yalnızca bir süre için farklı olmaya katlanabiliyor, sonra da yavaş yavaş öteki insanların davranışlarına, düşüncelerine ve duygularına bürünerek, durup dinlenmeden, kendini tekrarlayan uçsuz bucaksız bir benzerlikler denizinde kaybolup gidiyorlardı. Yaşamları herkesinkine benzediği ya da farklı görünmesine karşın aynı özü taşıdığı için, herkes gibi ölüyorlardı.  Daha sonra da; herkes gibi, bayatlamış birkaç anı kırıntısının uzaklığını koklaya koklaya, geleneksel ziyaretlerle kirletilmiş ya da geleneksel yalnızlıklarla gölgelenmiş buz gibi bir yatakta, farklı yaşadıkları yılların tadını tenlerinde, belleklerinde ve ağızlarından dökülen mecalsiz ah’ların karanlığında arayarak, yavaşça, alışılmış bir ölümle ölüyorlardır.