SANAT İYİLEŞTİRİR

Merhaba Yeni Güney Gazetesi okurlarım, bugün Fazıl Tütüner ile beraberiz. Sayın Tütüner’le sanat ve ötesi konularında bir söyleyişi yaptık ve bunu sizlerle paylaşıyoruz.

B.KARATEPE: Fazıl bey sizi Mersin’de sanat kesimi çok iyi tanır. Diğer alanlarda da tanınan ve bilinen birisiniz… Ama ben sizi daha detaylı olarak, diğer yönlerinizi de okurlarımıza aktarabilmek istiyorum. O yüzden sizden rica etsem ve kendinizi bize anlatmanızı istesem..?

Fazıl TÜTÜNER: 1953 yılında Mersin’de Girit mübadili bir ailenin çocuğu ve torunu olarak doğdum. 1924 yılında Lozan Antlaşması çerçevesinde gerçekleştirilen zorunlu nüfus değişimiyle, büyüklerim Girit’i terk edip Mersin’e gelmek zorunda kalmışlar. Büyükannemin babası da bir Kuvayi Milliye şehidi. İzmir’de Yunanlılar tarafından götürülmüş. Ben eski Mersin denilen çok ufak bir şehirde, nüfusu 40-50.000 olan bir şehirde dünyaya geldim ve 12 yaşına kadar orada yaşadım. O şehrin bende bıraktığı bambaşka izlenimler var. Bugün Mersin’de, bu çok büyük, iki milyonluk şehirde yaşayamadığınız güzellikleri yaşadım ben. Evler tek katlı, çift katlıydı, kiremitliydi, bahçeliydi. Şehir içinde parklar vardı. İnsanlar birbirlerini tanırlardı. Geniş bir ailenin mensubu olarak büyük bir evde yaşadım. Ondan sonra yatılı olarak İstanbul’da 7 sene okudum. İstanbul’da yatılıydım ama Cumartesi, Pazar günleri çok yakın olduğu için Beyoğlu’na çıkardık. Sinemalara, tiyatrolara giderdik. Pazar günleri bazen okul idaresi bizi Burgazadası’na götürürdü. Burgazadası’nda yürüyüş yapar, Martı yumurtalarını toplardık. Ondan sonra Avusturya’ya gittim. Avusturya’da 14 sene kaldım. Orada önce Viyana Türk Öğrenci Derneğinde Yönetim Kurulu Üyeliği yaptım. Ardından Avusturya Türkiye Dostluk Derneğinde Yönetim Kurulu Üyeliği yaptım. Avusturyalılarla tanıştım. Orada Türk haftaları düzenledik. Türk filmlerini izlettirdik Avusturyalılara. Zülfü Livaneli gibi değerli sanatçıları getirdik, konserlerini düzenledik. Türkiye ve Avusturya arasında köprü kurmaya çalıştık. Türkiye’den gelen politikacıları orada ağırladık. Onlarla Türk toplumunun temsilcileri olarak konuştuk. Ve bu arada işletme okudum, ticaret yaptım, evlendim çocuklarım oldu ve 1987 yılında da Mersin’e döndük. Mersin’e dönmek büyük bir özlemdi. Çocuklarında okul yaşına gelmelerinden dolayı nihayet Mersin’e döndük. Çünkü ben 12 yaşında ilkokulu bitirdikten sonra İstanbul’a yatılı olarak okumaya giderken, bütün aile İstanbul’a gidecek otobüse gelir, beni uğurlardı. Benim gözümden yaşlar gelirdi. Ailede ki bazı büyüklerin gözünden yaşlar gelirdi. Tatillerde de Mersin’e gelirken büyük heyecan yaşardım. Aileye geri dönüşlerle, özlemle, kucaklaşmalarla, sarılmalarla… Böyle bir hayat yaşadım. 87 yılında Mersin’e döndükten sonra, çok kısa zamanda bir sanatsever topluluk içinde buldum kendimi. Hep birlikte İçel Sanat Kulübünü kurduk. İçel Sanat Kulübünde 5 sene başkanlık yaptım. O güne kadar Mersin’de yapılmamış kültürel ve sanatsal, hatta sosyal anlamda birçok proje gerçekleştirdik. Binalar restore ettik. Devletin bize kültür ve sanat amaçlı kullanmak üzere tahsis ettiği üç binada restorasyon çalışmalarından sonra çok etkinlikler yaptık… Dergiler çıkarttık, kitaplar yayınladık, doğa yürüyüşleri düzenledik, konserler, resitaller, arkeoloji günleri, felsefe günleri, resim günleri, Türkiye’nin en ünlü sanatçıları, ressamlarını ağırlama gibi çok geniş bir palette faaliyet gösterdik. Bu arada ben operanın kurulmasında restorasyonundan başlamak üzere, operanın kurulmasını talep eden, opera kurulduktan sonra da ona katkı sağlamak ve hizmet vermek için kurulmuş olan Kültür Merkezi Derneği’nde yönetim kurulu üyeliği yaptım. Operanın kurulmasına ve gelişmesine katkılarda bulundum. Bu arada üniversite kuruldu ve üniversitede üniversiteyi geliştirme derneği kuruldu. Artık hayatta değil. Rektör Uğur Oral zamanında o dernekte de faaliyet gösterdik. Bu arada hem İçel Sanat Kulübünün hem Kültür Merkezi Derneği’nin faaliyetleri yanında kentte gönüllü olarak çalışan, yeni kurulan, kurulma aşamasında olan birçok topluluğa da destek verdik. Yazdık, çizdik, dergiler, kitaplar derken… Başkanlık sürem bitti. Bir süre geçtikten sonra da, Mersin’de Opera Müdürlüğü yapmış olan Selman Ada’nın isteği üzerine adı Akdeniz Opera Bale Kulübü olan bir dernek kurduk. 10 yıldır da başkanlığını sürdürüyorum. Hem operaya hem konservatuara destek vermeye çalışıyoruz. Sanatçılara ve öğrencilere destek vermeye çalışıyoruz. Konservatuarda ki öğrenciler için Türkiye çapında yarışmalar düzenliyor, ödüller dağıtıyor, parasal ödüller veriyoruz. AKOB adında bir sanat dergimiz var. 1000 adet basıyoruz. 400’ünü ülke içinde 600’ünü Mersin içinde ücretsiz olarak dağıtıyoruz. Yerli ve yabancı konserlerimiz oluyor. Yurtdışında ki yabancı misyonlarla, kültür kurumlarıyla ilişkiler kurmaya çalışıyoruz. Çalışmalarımız yereldi, ulusal olmaya başladı. Şimdi de Uluslararası olması için çabalar sarf ediyoruz. Avusturya’da 2021 yılı Avusturya – Türkiye dostluk yılı ilan edildi. Bunun için Avusturya’da kurulmuş bir komite var. Avusturya’da Mersin günleri, Mersin’de Viyana günleri adı altında 2 hafta düzenlemek teklifini aldık. Mersin Ticaret Ve Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı Ayhan Bey’den randevu aldık. O konuyu görüşeceğiz. Mersin Ticaret Ve Sanayi Odası’nın ve Mersin Büyükşehir Belediyesi’nin ev sahipliği yapması konusunda önerilerimiz olacak. Avusturya ile Avusturya Kültür Ofisi ve Portekiz Büyükelçiliği ile işbirliği içerisindeyiz. Yunanistan’dan meşhur bir ses sanatçısını getirdik. Türkçe şarkılar da söyledi… İris Mavrakis. Tekrar Mersin’e gelmek istiyor. Bu tür bağlantılarımız var ve Mersin’i bir müzik, sanat şehri yapmak için, bir bilim ve kültür kenti yapmak için sade vatandaşlar olarak katkıda bulunmaya çalışıyor ve yeni oluşumların kurulması için destek veriyoruz. Moral desteği veriyoruz. Etkinliklerine katılıyoruz. Odalarla, yerel yönetimlerle, şirketlerle, sivil toplum örgütleriyle ortaklaşa faaliyetler yapıyoruz. Daha fazla kitlelere yayılmak için ortaklaşmayı tercih ediyoruz. Destek buluyoruz. Bugüne kadar 100’ün üzerinde başarıyla etkinlik gerçekleştirmişiz. Bunun içinde Uluslararası etkinlikler var, yabancı sanatçılar var, yabancı gruplar var, Ankara’dan, İstanbul’dan, İzmir’den gelen müzik grupları var. Kentin ihtiyaçlarını söylüyor, gösteriyor, yazıyor, anlatıyoruz. Davet ediyor, davet edildiğimiz panellerde ve ziyaretlerde dile getiriyoruz. Bir müzik kenti olma yolunda, bir sanat kenti olma yolunda ilerliyor Mersin. Ama tabi çok önemli gereksinmeleri var. Bu gereksinmelerin karşılanması için çaba sarf ediyoruz. Eskişehir’i örnek gösteriyoruz. Orada çünkü birçok altyapı eksikliği giderildi. İzmir’i örnek gösteriyoruz. Salonlardan kültürel ve sanatsal etkinlikler için çok yüksek kiralar talep ediliyor, bunların olmamasını, kültür ve sanatın desteklenmesini, seçici kurulların olmasını, iyi sanatsal içeriği olan halkımıza, toplumumuza iyi şeyler aktaracak, verecek gerçek sanat gösterilerinin performanslarının desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz. Avrupa Birliği yılda 2 milyar euro derneklere hibe olarak veriyor, binalar tahsis ediyor. Birçok proje finanse ediliyor. Devlet ve yerel yönetimler olarak birçok şeyler yapılıyor. Bu halkanın yanına sivil toplum örgütlerini de güçlendirerek, onları da bu kervana katmamız gerekiyor. Orada çok büyük bir enerji var. Toplumun çok büyük bir enerjisi var. Fakat bunu tam alamıyoruz. Bundan gerçek enerji alabilmek için sivil toplum örgütlerinin devlet tarafından, yerel yönetimler tarafından, kurumlar, şirketler, odalar tarafından daha çok desteklenmesi gerekiyor. Bu şekilde daha fazla insan istihdam edilebilir. Her sene mezun olan sanatçılar var konservatuarlarda, bunlara alan bulmamız lazım. Milyonluk şehrimizde orkestra yok, galeri yok, piyano yok. Bunları temin etmemiz lazım. İnsanlara iş sahası hazırlamamız lazım. İnsanların sanatla iç içe geçmesi, hayatlarına sanatı dahil etmeleri, sanatla birlikte yaşamaları, üretmeleri ve ya üretenleri izlemeleri, konserlere gitmeleri, sergileri gezmelerini sağlamak, bunların hayatı ve yaşamı zenginleştirdiğini, insanları becerilerini işlemeye, yeteneklerini keşfetmeye hazırlayacağını… İnsanlara bazı imkanları verirsek, Halk Eğitim Merkezlerini fazlalaştırırsak, sanat merkezlerini fazlalaştırırsak, bu uğurda gönüllü olarak çalışan toplulukları desteklersek insanlar daha çok sanatla iç içe geçeceklerdir ve daha mutlu olacaklardır. Sanatla iç içe olmak ille sahnelerde meşhur olmak anlamını taşımıyor. Yurtdışındaki bir aileyi ziyaret etmiştik 4 çocukları vardı. Anne babayla 6 kişi. Her çocuk anne baba dahil olmak üzere enstrüman çalıyorlardı. Altı kişilik bir grup kurdular ve bize müzik yaptılar. Bu hayat daha güzel, daha mutlu bir hayat. İnsanlar sanatla uğraştıkları zaman daha mutlu olacaklar, daha fazla doyum elde edecekler ve kendileriyle daha barışık olacaklar. Kendileriyle barışık olunca çevrelerindeki insanlarla, toplumla barışık olacaklar. Dolayısıyla sanat sadece bir eğlence değildir aynı zamanda bir eğitimdir, bizi hayata bağlayan yaşamayı bize sevdiren bir köprüdür. O yüzden ileriki ülkeler, gelişmiş ülkeler sanata destek veriyorlar. Sanatla uğraşan insan bir çıkar yol bulur, intihar etmez, ailesini de intihara sürüklemez, insan öldürmez, kavga etmez. Kavgayı belki başka şartlarda eder. Hayatta kavga da gereklidir, haksızlığa karşı mücadelede kavga da edersiniz ama kavganın şekli değişir. Yasal yollarla kavga edersiniz, hakkınızı ararsınız ama şiddeti içermez, vahşeti içermez. Ülkemizde her sene, her ay 400’e yakın kadın öldürülmektedir. Sayısı telaffuz edilemeyecek kadar çok olan çocuklara tecavüz edilmektedir. İnsanlar kavgalılar, farklı görüşlerde olan insanlar yan yana gelip uygar bir şekilde tartışamıyorlar. Birçok konuşma tartışmaya, tartışma kavgaya dönüşüyor. Bunları, bu insanları sanat yumuşatabilir, ehlileştirebilir. Onlara sevinç, coşku aşılayabilir. Bunun için var olan kurumları güçlendirmemiz lazım. İnsanları sanat dünyasının içine sokmamız lazım. Bu şekilde daha mutlu bir toplum, daha barışık bir toplum ortaya çıkacaktır. Hayat daha güzel olacaktır.

B.KARATEPE: İlk olarak sanata ne zaman ilgi duymaya başladınız hatırlıyor musunuz?

Fazıl TÜTÜNER: Hayatın içinde sanat var, sanat zaten hayat. Tam somut olarak söyleyecek olursak, eniştem ve ablam uzun süre yurtdışında kaldıktan sonra ben küçükken Türkiye’ye dönmüşlerdi. Klasik müzik plakları vardı. Ben o plaklardan bir tanesini dinlemeye talep etmeye başlamıştım sık sık. O da Beethoven’in 3. Senfonisi Eroica’ydı. Onu çok sevdim. Herkes “Fazıl, Eroica’yı çok seviyor” demeye başlamıştı. Küçük bir çocuktum. Birde radyo programları çok güzeldi o zamanlar. Büyük dolap gibi bir radyomuz vardı. Yere minderleri serer, onların üzerine uzanır, radyoda ki bazı programları dinlerdim. Müzikleri ve tiyatroları da dinlerdim. Tiyatro saatleri vardı. Şimdi var mı radyolarda bilmiyorum, artık yok galiba. Oyuncular farklı seslerle tiyatro oyunlarını seslendirirlerdi, onları dinlerdim. Ama başlangıcın başlangıcı hatırladığım kadarıyla eniştemin, rahmetli mimar Ercan Atakan’ın Türkiye’ye getirdiği plakları dinlemek ilk sanatla yüzyüze geldiğim zamandı. Ama muhakkak daha önceki zamanlarda folklor görmüşümdür, dans edenleri, şarkı söyleyenleri görmüşümdür, hayat sanatla dolu. Bir olay hatırlıyorum. Yaz mıydı, bahar mıydı? Bütün pencereler açıktı. Annem bizim eve gelen hanım arkadaşlarıyla bir masa etrafında iskambil oynuyordu. Şişman bir hanımda hem oyun oynuyor hem de çok gür, güçlü bir sesle şarkı söylüyordu. Sesi o kadar güçlüydü ki sokaktan geçenler durup yukarıya bakıyorlardı ne oluyor diye. Belki başka şartlarda olsaydı kadıncağız bir opera sanatçısı olacaktı. Bunlar çocukluğumdan kalan ilk temaslar diyebilirim.

B.KARATEPE: Yurtdışını da görmüş, yaşamış biri olarak… Mersin’de sanatı değerlendirmenizi istesem nasıl bir değerlendirme yaparsınız?

Fazıl TÜTÜNER: Opera Mersin için çok büyük bir zenginlik. Türkiye’de sadece 6 şehirde opera var. Opera demek birçok sanat dalının birleştiği bir kurum demek ve Mersin Operasında 400’e yakın insan çalışıyor. Bir kısmı görevli, büyük bir kısmı sanatçı… Korosuyla, orkestrasıyla, solistleriyle, yan üniteleriyle bir şehir için çok önemli bir kurum. Bunun Mersin’de olması, Mersin’in bir müzik kenti olması yolunda çok ciddi bir altyapı oluşturuyor. Bunun yanında Mersin Üniversitesi’nin kurulmasıyla, Mersin Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar Fakültesi’nin ve Konservatuar kurulması Mersin’in bir sanat kenti olması yönünde yine önemli altyapı yatırımları oldu. Mersin Üniversitesi’nde Arkeoloji ve Edebiyat bölümünün olması… Bunlar çok önemli katkılar. Bunun yanında Nevit KODALLI Güzel Sanatlar Lisesi’nin kurulmuş olması. Konservatuarda ki hocalar ve öğrencilerle birlikte kurulmuş olan Akademik Oda Orkestrası ODAMER ve orada Nevit KODALLI Araştırma Ve Geliştirme Müdürlüğü’nün kurulmuş olması, şehirde birçok koro derneğinin, sanat derneğinin kurulmuş olması, Büyükşehir Belediyesi ve Mezitli Belediyesi bünyesinde her sene biraz daha mesafe kateden tiyatro gruplarının kurulmuş olması… Bunlar önemli kazanımlar. Ama tabiî ki iki milyonluk şehir için yeterli değil. Özellikle tiyatro konusunda çok büyük açık var. Tiyatronun bir şehir tiyatrosu olarak güçlendirilmesi lazım. Mekanının olması lazım. Piyano konusunda çok büyük sıkıntılar var. Şehirde piyano olan 2-3 mekan var. Piyanoyu da gerektiren mekanları ağırlamakta zorlanıyoruz. Operanın piyanosundan istifade edemiyoruz. Çünkü Kültür Bakanlığı piyanonun kullanılmasına müsaade etmiyor artık. Eskiden ediyordu. Çok pahalı piyanolar, özellikle tam kuyruklu bir piyano çok pahalı. Bunu korumak istiyorlar. Nevit KODALLI salonunda üniversitede bir piyano var. Orada da salon küçük, fazla insan davet edemiyorsunuz. İyi bir grup geldiği zaman masrafları karşılayabilmek için, koltuk sayısının çok daha fazla olması gerekiyor. Yenişehir Atatürk Kültür Merkezi’nin yapılmış olması, Mersin için çok önemli bir altyapı yatırımı, çok önemli bir kazanç oldu. Orada da yıllar önce Kültür Merkezi’nin almış olduğu, ciddi bir onarım görmesi gereken bir piyano var. Üç salondan bir tanesinde piyano var. Duyduğumuz kadarıyla orada da kiraları yükseltmek istiyorlar. Bu da bir yerde yapmayın demek anlamına geliyor. Çünkü klasik ya da eski çağların müzikleri, sizin tanıtmak istediğiniz, insanlara sunmak istediğiniz bu müzikler için piyano gerekiyor. Piyano azlığı var ve aynı şekilde ufak salonlara da ihtiyaç var. Ufak dinletiler için, 100-150 kişilik salonlara ihtiyaç var. Toplantı salonlarına ihtiyaç var. 100-150 kişi toplanmak istediğiniz bir salonu bulamıyorsunuz. Lokantalar, kafeler var ama bir çalışma ve söyleşiler gerçekleştireceğiniz salon eksiklikleri var. Bunları dile getiriyor, yazıyor, konuşuyoruz, rapor haline getiriyoruz, sunuyoruz. Örneğin, bunları seçimlerden önce rapor olarak, belediye başkan adaylarına sunduk. Sonra toplantılarımıza katılanlara söylüyoruz, anlatıyoruz. Pazar günü yine bir birlikteliğimiz var, Tenis Kulübü’nün üst katında. Oraya başkanları da davet ettik. Konuşmalar oluyor. O söyleşileri organize ediyoruz ki, biz duyduklarımızı, hissettiklerimizi, gördüklerimizi ve gerekli olduğunu düşündüğümüz şeyleri yetkililere anlatabilelim. Bu kanalları açmaya çalışıyoruz.

Festival adı altında çok şey yapılıyor Mersin’de. Adet olarak festivaller çoğalmaya başladı. Ama tabi nicelden niteliğe geçmek, seviyeyi yükseltmek, dünya ile daha iyi bağlantılar kurmak, imkanları daha iyi kullanmak gerekiyor. 9 tane falan Mersin’de festival varmış, tam saymadım ama… Türkiye’de ki çok ciddi festivalleri örnek almak lazım. Organizasyon şemalarını almak ve ciddi yapılar kurmak gerekiyor. Geçerliliği ve verimliliği kanıtlanmamış modeller içerisinde, organize olmamak lazım. Ciddi organizasyonlar, ciddi altyapılar gerekiyor. İçinde organların oluştuğu, ayrı ayrı çalıştıkları fakat istenildiği zamanda o organların temsilcilerinin buluşabildikleri, ciddi organizasyon şemaları gerekiyor. Yoksa bir yere kadar gidiyorlar ondan daha fazla gidemiyorlar. Dünyada çok önemli festivaller var. Bunların nasıl organize olduğu, nasıl kurumlaştığı, nasıl yönetildiği, hangi organlarının olduğu, organlarının yetkilerinin ne olduğu… Bütün bunlar araştırılıp, ciddi bir şekilde organizasyon şemasını kurması gerekiyor festivallerin. Tabi festivallerin desteklenmesi de gerekiyor. Festivaller para kazanmaz, sponsorluklarla, aldıkları bağışlarla 1-2 hafta o şehre tüm dünyadan güzellikler getirip, aktarmaya çalışırlar. Kendi sanatçılarıyla birleştirmeye, buluşturmaya çalışırlar. Festivaller aynı zamanda bir buluşma yeridir. Gelen misafir sanatçıyla o şehrin sanatçısı tanışır, geleceğe yönelik projeler oluşturur. Bazı adımlar, atılımlar var. Bunların kuvvetlendirmek, güçlendirmek lazım.

B.KARATEPE: Sizin gözünüzden, bakış açınızdan sanatın tanımlamasını yapmanızı istesem… Sizin için ve size göre sanat nedir bize anlatır mısınız?

Fazıl TÜTÜNER: Sanat insanın anlatmak istediği, sezdiği, şekil verme duygusunun, yaratma duygusunun yol açtığı bir insani etkinliktir. İçinizden gelecek, bir şeyler anlatmak isteyeceksiniz ve anlatmanın, ifade etmenin çok çeşitli şekilleri var. Bunlardan seçeceksiniz ve ya birçoğunu seçeceksiniz. Bu şekilde kumsalda kumları toplayıp oradan kale yapan, ev yapan bir çocuk hangi duygularla yapıyorsa, sizde hayatta o duyguları yitirmeyeceksiniz, yetişkin olarak sizde parmaklarınızla, düşüncenizle bazı maddelere şekil vereceksiniz. Boyaya şekil vereceksiniz ve ya bir anlatım şekli sesinizle şarkı söyleyerek, bedeninizle dans ederek, yazarak, çizerek daha mutlu olacaksınız. Bir çocuk kumdan ve ya herhangi bir plastikten şekiller, formlar üretiyorsa… O onun sebebini, niye yaptığını bilmiyor belki ama yaparken seviniyor. Bir şarkı söylediğimiz zaman psikolojimiz değişiyor, dans ettiğimiz zaman mutlu oluyoruz. Hayatın dar alanlarında koşarken, hayatın bize sunduğu geniş alanlara geçiyoruz. Daha hoş oluyor, daha güzel duygular yaşıyoruz. Bu bakımdan o duyguları yaşayabilmek için ille çok büyük sanatçı olmak, ille profesyonel olmak değil kendi evinizde tek başınıza gitar, flüt çalarak ve ya dinleyerek kendinizi yeniliyorsunuz. O yenileme için sanat gerekli, sanatın kollarından bir tanesi gerekli. Gerekli olduğunu nereden biliyoruz. Çünkü ilk kabilelerden, ilk insanlardan bu yana insanlar, şarkı söyleyerek hastalığı tedavi etmek istiyorlar. Şarkının gücüne inanıyorlar. Dans ediyorlar, toplu olarak kabile dansları yapıyorlar. Demek ki insanlar buna ihtiyaç duyuyorlar. İnsanlar neden bir mağaranın duvarlarına resim yapmışlar? Bu hangi ihtiyaçtan kaynaklanıyor? Biz insan olarak mükemmel bir yaratığız ve biz bu mükemmelliği yaptığımız işlerle de kendimize kanıtladığımız zaman mutlu oluyoruz. Yani mağaranın duvarlarına en ilkel insan resim yaptığı zaman herhalde iyi duygular tadıyordu ki, ondan sonra gidip başka bir yere başka resimler yapıyordu ve ya çamurdan heykel yapıyordu. O heykeli yaptığı zaman haz alıyordu, dünyasını değiştiriyordu. Buna ihtiyacımız var. İnsanların becerilerinin, yeteneklerinin ortaya çıkartılması lazım. Biz sokakta birbirini iten, koşuşturan, birbirine omuz atan çocukları alıp herhangi bir kültür evinde, eğitim merkezinde onların önüne plastik koyduğumuz, çamur koyduğumuz zaman “hadi bundan bir şekil üretin, istediğiniz gibi yoğurun” dediğimiz zaman, o çocukları sokaktan kurtarmış oluyoruz. Çünkü onlar bir şeye şekil verdikleri zaman, aslında kendileriyle baş başa kalıyorlar. Sanat bir yerde insanın kendisiyle baş başa kalmasını sağlıyor. Resim yapıyorsunuz, bir tabloyu boyuyorsunuz ama o tabloyu boyarken aynı zamanda kendinizle baş başa kaldığınız için, kendinize bir meditasyon gerçekleştiriyorsunuz. Yani içinizi dinliyor, sesinizi, kendinizi dinliyorsunuz. İyi bir müzik dinlediğiniz zaman da… Oturup sakin sakin, şimdi telefona bakmayacağım, şimdi kapıyı açmayacağım, sadece bir müzik dinleyeceğim dediğiniz ve ya ciddi bir konsere gittiğiniz zaman sindirmeye, o sırada arkada birileri çekirdek yediğinde ya da bi telefon sesinden rahatsız oluyorsunuz. Çünkü o müziği sindirmeye, algılamaya çalışıyorsunuz ve algıladıkça başka bir düzeye geçiyorsunuz. İçinizi dinlemeniz sizi mutlu ediyor. İnsanın böyle bir şeye ihtiyacı var. Bunun ille bir müzik, bir orkestra, bir enstrüman olması da şart değil. Beethoven’e sormuşlar sen bu müzikleri nasıl yapıyorsun diye “Ormanda geziyorum. Orman bana dikte ediyor” demiş. Yani o ilişkiyi kurabilmek. Sonuç olarak hepimiz doğanın uzantısıyız ve doğanın devamıyız. Doğayla ilişkiyi kurabildiğimiz zaman o doğadan aldığımız şeyler bizim zihnimizde dönüşüyor ve başka bir şey olarak ortaya çıkıyor. Cisim olarak ortaya çıkıyor, şiir olarak, roman olarak, beste olarak ortaya çıkıyor ve biz daha mutlu insanlar oluyoruz. Sanat bunun için gerekli. Sanatı hayatımıza dahil edebilmemiz lazım. Sanat toplumu olabilmemiz, çaba sarf etmemiz lazım. İlle konsere gitmekte şart değil kendi köşemizde belki kulaklığımızı takıp, ciddi bir müzik… Bizi zenginleştirecek ciddi bir müzik dinlememiz lazım. Bir tiyatroya gittiğiniz zaman sahnedeki aktörleri seyrediyorsunuz ama siz aynı zamanda içinizde fark etmeden bir iç hesaplaşma gerçekleştiriyorsunuz. Neden? Çünkü, bu aktör böyle davrandı. Ben onun yerinde olsaydım, nasıl davranırdım sorusunu soruyorsunuz kendinize. Kendinizle konuşmaya başlıyorsunuz. Kendisiyle konuşmayan insanlar tehlikeli insanlardır. Çünkü, içerde kabaran bir direnç herhangi bir şekilde bir patlama yapabiliyor. Orada bir tatminsizlik var, bir ahenksizlik var. Orada insanın kendisini dinlememesinden dolayı bir sıkışma var. Dolayısıyla insanları bu sıkışmadan kurtarmamız, rahatlatmamız lazım. Rahatlayan insan daha mutlu olacaktır, daha sevecen olacaktır. Çocuklarını sevmeyen, okşamayan insanlar var. O hayatın hır gürü içerisinde, koşuşturmacası içerisinde yorgun düşmüş, bitap düşmüş, çocuğuna zaman ayıramayan, çocuğuyla konuşamayan, çocuğunu sevemeyen, okşamayan insanlar var. Zamansızlık hayatımızı çaldı birçok yerde. O zamanı geri almamız lazım. Zaman, bizim kendimizi besleyebileceğimiz imkanlar yaratır. Müzik dinlemek gibi, yazmak gibi, çizmek gibi, oynamak, dans etmek gibi ve çocuklarımıza da bunu küçük yaşlardan itibaren vermeye başlarsak… Sadece çocuklara değil, yetişkinlere de.

Dünyada sadece eski müziklerle dans edilen, eski dansların yapıldığı dans evleri var. Gidiyorsunuz oraya sadece eski müzikler, kuralına göre dans ediyorsunuz. İnsanlar 2-3 saat hayattaki zorluklarını unutuyorlar ve mutlu bir şekilde evlerine gidiyorlar. Herkesi herhangi bir şekilde rahatlatmak, mutlu etmek, hoşlukları yaşatmak lazım.

B.KARATEPE: O zaman “Sanat İyileştirir” diyoruz hep beraber.

Fazıl TÜTÜNER: Sanat iyileştirir. O sizin sloganınız galiba. Evet, sanat iyileştirir.

B.KARATEPE: Gençlerimize kendilerini geliştirebilmeleri açısından neler yapmalarını önerirsiniz?

Fazıl TÜTÜNER: Kendilerini geliştirebilmeleri açısından… Öncelikle, memlekette çok yazık, çok ciddi büyük, görkemli bir kütüphane yok. Şimdi 1700’lü 1800’lü yılları okuyorum diyorum ki, bu filozoflar nasıl çıkmış ortaya? Nasıl filozof olmuşlar? Neden bizim mahalleden, öteki mahalleden filozof çıkmıyor? Şaşırtıcı derecede zengin kütüphaneler var Avrupa’da 1700’lü yıllarda. O yıllarda kurulmuş üniversiteler var ve bu üniversitelerin çok geniş kitaplıkları var. Gidip okumaya başladığınız zaman, donanım bir yerden sonra üretime dönüşüyor. Sizden önceki çağlarda yaşamış filozofları okumaya başladığınızda düşünmeye başlıyorsunuz. Ufkunuzu genişletmiş, zihninizi beslemiş oluyorsunuz. Kitap okumaktan başlasınlar. Çünkü 18 yaşında Dostoyevski okuyarak hayata atılmış bir insanla, 18 yaşında hiç okumamış bir insan arasında büyük fark var. Erken yaşlarda Tolstoy’u okumuş olmak, size ne istediğinizi, hayattan ne beklediğinizi sordurtacaktır. Kitap okumaktan başlayarak, herkesin kendine sorması gereken soruyu sorsunlar. Ben bu hayatta ne yapmak istiyorum?

***

Beni kırmayıp, bu söyleşiyi benimle gerçekleştirdiği ve gazetemizde ki köşemize renk kattığı için Fazıl Tütüner’e çok teşekkür ediyorum.

***