Eylül lanetli gecelerin sesiz çığlıkları

( Acıyla kıvranan ama konuşamayan kalplerin ülkesi )

12 eylül sene-i devriyesinde 12/eylül/2004 yazımı arşivden paylaşıyorum.

ŞAHİT

Asr yolculuğunda geriye baktığımız 12 Eylül 1980 ‘nin levha-i mazisinden kalan. .

68 Kuşağının çocuklarıydılar. Çocuktular ufacıktılar. Top oynadıklarında acıkırlardı. Acıktıklarında dağ gibi evde oturan annelerinin yanına koşar, domates yahut biber salçalı şimdiki uşakların sos dediği karışımdan harika fakir kebabı tandır ekmekleriyle(nan-ı tirı) karınlarını doyururlardı. Ayaklarında siyah lastik(sol-ı lastik) ayakkabılar, ceplerinde küçük çakılar, dudakta uzun hava ıslıklarıyla sokağın havasına, plastik topları ile çift kale maça koşardılar. Fakir ama gururlu, mahcup ama vakurlu, yamalı pantolonlarıyla geleceklerine dair umutlu, yaşadıkları hal ile mutluydular.

Ne güzel çocuklardılar…

O çocukların geleceğine kıyan 12 Eylülün nesini seveyim? Sevmediğim gibi de devamlı…

*

70‘lerde boy attılar. Her yıl biraz daha siyah beyaz filmlerle büyüdüler. Pazar günü saat 10 da kimselere randevu vermeyip cümbür cemaat toplandıkları mahallenin tek vizonteleli evinde western kuşağında John Wayn’i izledikleri günler i geride bırakıp” “Çirkin Kralın” filmlerine sinemaya koştular. Sinema çıkışı babalarından yedikleri Osmanlı tokadına rağmen, arkadaşlarıyla paylaştıkları bu hazzı hiçbir şeye değişmediler. Ellerinde “,Tommiks, Teksaslar” foto roman gazete ekleri, zihinde hayalleri, İspanyol paça pantolonları, boğazlı kazakları Deniz Gezmiş’ten miras parkeleri ile okul çıkışı ateş fışkıran gözlerle baktılar gökyüzüne. Arkadaş canlısı delikanlı oluvermişlerdi.

Ne güzel delikanlıydılar…

O delikanlıların arasına giren 12 Eylülün nesini seveyim sevmediğim gibide devamlı…

*

Yaşları ilerledikçe sevdaları da büyüdü.

Çaylar ı kaçaktı

Sevdaları kaçaktı.

Müzikleri kaçaktı.

Cigaraları kaçaktı,

Üniversite de ne yaptıysa okudukları kitaplar kanlarına girerek yaptı. Daha çok memleket meselelerini konuşur oldular. Vatanı daha yaşanır hale sokmanın kavgasına tutuştular. Kahredici ince hastalıklarını fark edenler, ellerinden kalemi alıp silahı tutuşturdular. Sağdakiler ve soldakiler ayırımına mahkûm gençler gencecik fidanları, nazenin kızları toprağının bağrına Orhan Gencebay’ın “batsın bu dünyası”sı ile acılı saunda dönüştürmüşlerdi. Oligarşik elit, dökülen kanlarla şartları olgunlaştırmış, 12 Eylül 1980‘nin şafağında kendi düzeni için müdahaleyi yapmıştı.

*

O gençleri birbirine kırdıran 12 Eylülün nesini seveyim? Sevmediğim gibi de devamlı…

Çarmıhlar, zincirler, sopalar, çelik dolaplar, elektrik şokları ile desteklenen engizisyon işkenceler geride kalanları hizaya sokuyordu.

Zindan duvarları şahitti.

Tarih şahitti.

Vallahi Allah görüyordu. Dünya yıkılıyor, kıyamet kopuyordu. Âşıkları vatan ise sessiz çığlıklara bürünmüştü. 12 Eylül 1980 tarihinden sonra her günlerini bedel ödeyerek yaşadılar. Toprağa canlarından can düşürenler için her dakikası binlerce yıla bedel 24 Yıl geçmiş. Şairin yalın ifadesi ile;

“En azından üç dil bileceksin

En azından üç dilde

Ana avrat dümdüz gideceksin

En azından üç dil

Çünkü sen ne tarih ne coğrafya

Ne şu ne busun

Oğlum Mernuş

Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.(B.R.Eyyüboğlu)“

12 Eylülün nesini seveyim? Sevmediğim gibi de devamlı…

Kemikleri toprağa kardeş olmuş gençler için, onların iade-i itibarları için, zindanın iki hecesinde yaşananlar için, illaki El-Hak için vicdan. El fatiha

Değerli kirvem Hüseyin ACARLAR ‘ın kaleminden.

Selam ve sevgiyle.