Cumartesi , 16 Kasım 2019
Bir SANAT Bir YAŞAM

Bir SANAT Bir YAŞAM

Başak Karatepe’nin her hafta yaptığı söyleyişinin bu haftaki konuşu gazeteci Abidin Yağmur oldu.

Yağmur’un gazeteciliği dışında çıkardığı kitaplar üzerine de uzun soluklu bir söyleyişi yapan Karatepe, Yağmur’un ilk kitabı olan ‘Pazartesi’nin hikayesini okuyucuları ile paylaştı.

B.KARATEPE: Hoş geldiniz gazetemizde ki köşemize. Ben sizi yıllardır tanıyorum gazetecilik ve muhabirliğinizden dolayı. Yaklaşık 25 senedir muhabirlik yapıyorsunuz. Uzun yıllardır Mersin’de yaşayan biri olarak, Biz Mersinlilerin az kahrını çekmediniz. Bu sefer tanıtma sırası bize geldi diyerek başlıyorum söyleşimize. Gazete okurlarımızın sizi tanıyabilmesi açısından kendinizden bahseder misiniz?

Abidin Yağmur kimdir?

ABİDİN YAĞMUR: 1979 yılında Sivas’ta dünyaya geldim. Çocukluğum Sivas Alibaba mahallesinde geçti. Ortaokulu bitirdikten sonra Mersin’e geldim. 25-26 yıldır Mersin’deyim. Mersin’e gelişim aynı zamanda gazeteciliğe başladığım döneme denk geliyor. Hem mektepli hem alaylı gazeteci olduğumu söyleyebilirim. İletişim lisesinde okudum. Aynı sürede gazetelerde çalışmaya başladım. 98 yılında tam olarak muhabirlik yapmaya başladım. O gün bugün askerlik dönemini saymazsak, üniversite döneminde de gazeteciliğe devam edip aynı zamanda yazarlığı sürdürdüm. Hem yazmaya hem haber üretmeye hala devam ediyorum. Gazeteciliğe son 2 yılda kitaplı yazarlık kısmını da ekleyerek, 1 öykü kitabı… 1 sene sonra da gazete yazılarını derlediğim başka bir derleme deneme kitabı yayınladım.

B.KARATEPE: İlk olarak edebiyata ilginiz nasıl ve ne zaman oluştu?

ABİDİN YAĞMUR: Küçük yaşlardan itibaren yazma eğilimim vardı. O zaman bilgisayar, daktilo, vs. gibi araçlar olmadan defterime yazıp bunları sakladığım bir süreç var. Ortaokul ikideyken güzel konuşma ve yazma dersimiz vardı. Bende öyküyle karışık bir kompozisyon yazmıştım. Öğretmenimiz bunu defalarca okumuş, başka sınıflarda örnek olarak göstermiş. Çok şaşırmıştı. Ben de neden şaşırdığına anlam veremiyordum çünkü ben her gün öyle yazılar yazıyordum zaten. Ama onları kimseye göstermiyor, kendime saklıyordum. Yazarlığa hevesim böyle başladı ve gazeteci olma merakım zaten vardı. Gazetecilik ve yazarlığın bir arada yürüyebilecek en uygun meslek olduğunu ortaokula geldiğimde netleştirmiştim. Devlet memuru olmak ya da özel sektörde çalışmak yerine gazeteci olursam yazarlıkta da ilerlerim diye düşündüm ama gazeteciliğe biraz hızlı bir giriş yapınca yazarlık kısmı biraz ertelendi. 39 yaşındayken ilk kitabımı çıkarttım. Çünkü imgelemenizi ve yazı enerjinizi gazetecilikte harcıyorsunuz. Yazma arzunuz, yazma hevesiniz, içinizde biriken dürtü küçük küçük patlamalar halinde gazetelerde patladığı için eser vermeniz çok uzun bir süreye yayılıyor. O noktada geriye dönüp baktığımda gazeteciliğin benim için bir pişmanlık olduğunu söylesem herhalde abartmış olmam. Çünkü edebiyat yönümü maalesef gazetelerde harcadım ve o gazetelere de bugün arşivlerde ulaşmak çok zor. Yani artık onlar bana ait değil. Ben dahi bulamıyorum. Çünkü bilgisayar teknolojisi sürekli değiştiği için ve bunları da arşivlemek için zamanında tedbir almazsanız belli bir yerden sonra 20 yıl önceki gazeteyi bulmanız mümkün olmuyor. Doğal olarak kendi ürününüz, kendi eserleriniz arkeolojik bir meta… Şuanda ortada olmayan bir eser durumuna düşüyor.

B. KARATEPE: İlk kitabınız “Pazartesi”nin konusundan bize biraz bahseder misiniz?

ABİDİN YAĞMUR: “Pazartesi” 14 öyküden oluşuyor. Öykülerin tamamı olmasa bile 11’i birbirine bağlı. Olay olarak değil, karakter, kahraman olarak bağlı. 11 öyküde de aynı kahramanı görüyoruz ama aynı kahraman olduğunu anlamak için dikkatli okumak gerekiyor. Çünkü farklı mekanlarda farklı konularla karşımıza çıkıyor. Kahramanımız toplumsal duyarlılığı olan bir işsiz. Modern çağın bütün sıkıntılarını yaşayan yalnız bir insan. Kediyle arkadaşlık edecek kadar ya da kedi için mama çalacak ve kedinin kendisine küstüğünü düşünecek kadar duygusal, melankolik. Çabuk kandırılacak kadar ümidini kaybetmiş. Çok küçük olaylarla dertlenen ve küçük meselelere kafasını takan, şehirde dolaşan ve küçük meselelerin peşinde giden bir kahraman. Roman kahramanı gibi yüceltilmiş, abartılmış ya da bir tiyatro, sinema kahramanı gibi değil. Ama duyguları yüce duygular. Kendisi biraz silik, ezik, Her gün sokaklarda gördüğümüz ama farkına bile varmadığımız birisi. Duyguları bütün büyük insanların dertleri… Mülteci çocuklardan tutun, işçi çocuklara, yalnızlığa, yoksulluğa, işsizliğe kadar dertleri var. Hep bu dertleri kendi içine kapatmış bir kahraman. 11 öyküde farklı hallerini görüyoruz. Diğer 3 öyküde farklı alanlardaki öykü denemelerim. Onların konuları biraz daha farklı.

B. KARATEPE: “Ben Dar Kafalı Mıyım Neyim?” kitabınızın içeriği nedir? Ondan da biraz bahsedebilir misiniz?

ABİDİN YAĞMUR: Gazetelerde ki edebiyat kaygısı taşıyan yazılarımın derlendiği bir kitap. Normalde gazetelerde biliyorsunuz güncel olanı yazmaya çalışılır. Bazen o tuzağa düşüyoruz ve hep güncelin peşine gitmeye çalışıyoruz. Bazen ona o kadar kendimizi kaptırıyoruz ki hayatın kendisini kaçırıyoruz. Örneğin güncel siyasetçilerden, güncel belediye başkanlarından, güncel oda başkanlarından söz ettiğiniz bir yazı 10 yıl sonra anlamsız olur. Çünkü 10 yıl sonra artık sahneden çekilmiş olurlar. Ama şehrin sokaklarını, caddelerini, insanların duygularını, iç dünyalarını ya da büyük toplumsal dönüşümleri anlamaya çalıştığınız yazılar daha kalıcı olur. Örneğin Mersin’de şehirleşme, şehrin giderek büyümesi, o küçük bahçeli evlerin giderek yok olması… Sitelere, plazalara yaşamın hapsolması… 30 – 40 yıl sonra da geçerliliğini sürdürür. Çünkü onun içinde insan var. O tip yazıları derledim. Yaklaşık 4000 yazının içerisinden yeniden okuyarak 200 yazıya kadar düşürüp… O 200 yazının içerisinden de 65 – 70 civarında yazı derledik. Bunların tamamı çok uzun zaman önce yazılmış ve yeni yazılmış olanlar da var. İnsanın anlam arayışıyla ilgili, toplumun savrulmalarıyla ilgili yazılar… 5 bölümden oluşuyor. 1. Bölüm; günden güne dediğimiz gündelik olayları anlattığımız… Kadın diye bir bölüm var. “Mülteciler” ,“Çevre” , olağanüstü hal döneminde yaşananlarla ilgili “Ohal Yazıları” ve “Siyasal Okumalar” diye bir bölüm var. Damıtıp, süzüp, bunun güncelliği geçmez, Sivas’ta da, Adana’da da okunur ve bunun hangi şehir için yazıldığı anlaşılmaz diye düşündüğümüz biraz yerelin dışına çıkmış yazılardı. Mersin’de geçiyor ama bir Mersin kitabı değil. Bütün şehirleri anlatan bir yazılar seçkisi. İsmi de “Ben dar kafalı mıyım neyim?” adlı bir köşe yazımın adıydı. Bir ironi aslında… Çağ değişiyor, toplum değişiyor… Değişirken de insanlar savruluyorlar. Daha çok para, daha iyi bir kariyer, daha büyük başarılar, daha parlak bir araba, daha güzel bir ev derken… Bunların peşinden düşmeyenlere dar kafalılık etti, olduğu yerde saydı diyorlar. Aslında dar kafalı oldukları için değil, geniş ufuklu oldukları için onların peşinde koşmuyorlar. Yaşamın başka anlamlarının peşinde koşuyorlar çünkü ufukları daha geniş. Ama onlar onu dar kafalı olarak görüyorlar. Kendilerinin daha iyi bir yaşamları olduğunu düşünüyorlar çünkü evleri ve arabaları daha güzel, yaşamları daha lüks. Kendileri gibi olmayanlara da dar kafalı, işini bilemedi diyorlar. Aslında halk edebiyatında bir tersname vardır. Tersname yapmıştım o yazıda. Ben dar kafalıyım herhalde çünkü çağı yakalayamadım, anlayamadım. Bir mal, mülk edinemedim, bir yere kapağı atamadım gibi bir yazıydı. Kitabın adı da oradan geliyor. Kitabın bütününü de kapsıyor. Dar kafalı, geride kaldı, 40 yıldır aynı şeyleri söylüyor dediğimiz insanların aslında ne kadar önemli, büyük insanlar olduğunu anlatmaya çalışan bir yazı. Kendimi tenzih edeyim tabi…

B. KARATEPE: Sizce yazma ihtiyacı neden oluşur?

ABİDİN YAĞMUR: Yazma ihtiyacı, insanın anlam arayışından oluşur.  Bir varoluşumuz var ve bu varoluşu anlamlandırmaya çalışıyoruz. Herkes kendi eğitimince, yaşadığınca, kültürünce bunu anlamlandırmaya çalışıyor. Kimisi dinle anlamlandırıyor. Allah beni yarattı ve bu dünyada benim görevim bunlar diyor. Kimisi ben şu ulusun mensubuyum, kimisi şu aşiretin mensubuyum diyor. Kimisi de sanatsal yaratımlarla kendini anlatmaya çalışıyor. Bir heykelcinin heykel yontması, ressamın resim yapması, yönetmenin film çekmesi, şairin şiir yazması… Bunların tamamı ilk olarak kendi anlamımızı kendi kafamızda yerleştirmek… İkinci planda da insanlara bir şeyler anlatmak, yol göstermek. İlk motivasyonumuz bu diye düşünüyorum. Yazarlık da, yazmak da öyle bir şey. Varoluşumuzun bir anlamının olması lazım. Biz dünyaya niye geldik, niye varız, niye yaşıyoruz? sorularına cevap veren her insanın geride bir eser bırakmaya çalıştığını görüyoruz. Sadece gönül insanı değil… İlk insanlarda mağaralara bir eser bırakmaya çalışıyorlardı. O resimler de binlerce yıldır o mağaralarda duruyor. O resimler sayesinde bizde geçmişte böyle insanlar yaşamış diyoruz. Aynı dürtü 10.000 – 20.000 yıl sonra bizim için var. Bizde dünyada bir şeyler, bir iz, bir eser bırakmak istiyoruz. Ölüm korkusunu ancak böyle yenebileceğimizi yani ölümsüz olursak ölüm korkusunu yenebileceğimizi düşünüyoruz. Bir de yaşadığımız çağın, toplumun bize yüklediği misyonlar var. İnsanlara bir şeyler anlatmak, derdimizi anlatmak zorundayız.

B: KARATEPE: Sizce Sanat iyileştirir mi? Sanatın iyileştirici gücüne inanıyor musunuz?

ABİDİN YAĞMUR: Sanatın iyileştirici gücüne inanıyorum. Tek başına iyileştirici olmadığını da belirterek…  Sanat tıpkı bir kimya ürünü gibi… Bir ilaç gibi… Kimyada şöyle bir prensip var biliyorsunuz. Zehir yoktur miktar vardır. İlaçta da öyledir. İyileştirmeyen ilaç yoktur miktar vardır ya da zehirleyen ilaç yoktur miktar vardır. Belki sanatı da öyle görmek lazım. İyileştirmeyen sanat yok mutlaka sanatın iyileştirici bir yanı var. Bu iyileştirici yanı bazen bir zehirlemeye dönüşebileceği riskini de bir edebiyatçı olarak, bir yazar olarak her zaman aklımda tuttum. Yazarken bunları neticede birileri okuyacak… belki bir ortaokul çocuğu, belki zekası yaşıtlarına göre biraz ileride bir ilkokul çocuğu, belki o anda bunalımda, depresyonda olan biri okuyacak diyip o miktarı ayarlamaya çalıştığımı kendi yazdıklarımdan biliyorum. Birçok yönetmenin, sanatçının, tiyatro yazarının, tiyatrocunun bu miktarı ayarlamaya çalıştığını da biliyoruz. Bu noktada kelimenin ilk anlamına dönüyoruz. Sinemanın, tiyatronun, romanın, öykünün ilk çatısı edebiyat diyebiliriz. Edebiyatın kelime anlamı olarak anlamını biliyorsunuz edepten, terbiye etmekten geliyor. Ama bu toplumu terbiye etmek değil, kendinizi terbiye etmek, kendi söyleyeceklerinizi en estetik, en güzel şekilde söylemek. Bu noktada evet sanat iyileştiriyor. Sanatsız bir toplumun savrulacağını, kendi içine kapanacağını, bir buhran ve kriz yaşayacağını düşünüyorum. Şu an yaşadığımız toplumsal sıkıntıların birçoğunun da bu eksiklikten kaynaklandığını düşünüyorum. Bir gazeteci olarak böyle bir gözlemim var… Ama sanat iyileştirir derken dahi biraz temkinli olmakta fayda görüyorum. Miktar meselesi… Sanatın iyileştiren, diri tutan, ayakta tutan yanı var… Ama maalesef bir de sanatın uyuşturan yanı var. Sanatın yanlış anlatan bir yanı ve çok çılgın bir toplum yaratma gibi riskleri de var. Biliyorsunuz dünyada çok çılgın toplumlar biraz sanatla beslenerek geldiler. Alman toplumunda faşist Almanya’nın oluşmasında sanatçıların etkisi yok muydu? Vardı. Bizzat Hitler’in kendisi edebiyat ve sinema sanatını kullanarak bunu yaratmıştı. Amerikan toplumu sanatı kullanarak çıldırdı. Arap toplumu sanatı kullanarak kendini dünyadan izole etti. Ama bunlar sanatı reddetmek anlamına mı gelir? Hayır. Çok iyi ve ideal toplumlar da sanatla oluştular. İskandinav toplumları… Ya da Avrupa toplumunun bugün ayakta tutan belli bir kesimi ya da Türkiye’nin aydınlık kesimi sanatla var oldu… Sanatla ayakta durdu. Yani sanat iyileştirir mi? Evet… Sanat iyileştirir.

B.KARATEPE: Gençlerimize kendilerini geliştirebilmeleri, daha iyiye yönelebilmeleri açısından neler önerirsiniz?

ABİDİN YAĞMUR: Ezberden kaçmak, kendi beğenilerine, kendi gözlemlerine güvenebilmeyi öğrenebilmek gençleri her alanda motive edecektir. Spordan sanata kadar bu böyle. Herkesin bir idolü, ekolü olur… Ama o ekolü, idolü bir put haline getirdiğimiz anda kendinizi geliştirmeye de kapatmış olursunuz. Zaman zaman genç arkadaşlar ya da yaşıtım olan kuşakla edebiyat üzerine sohbet ettiğimizde… Benim şiirde ki, romanda ki idolüm budur deyip, kapıyı kapattıklarını görüyorum. Onlara diyorum ki; arkadaşlar böyle yapmayın. Şiirde ya da romanda ben bunun üzerine tanımıyorum deyip kapattığınızda bir betonlaşma evresine giriyorsunuz. İdol olarak benimsediğiniz kişiyi putlaştırıyorsunuz ve o bütün estetik duygunuzu kapatmış oluyorsunuz. Herkesi okuyun, ekol olarak benimseyin ama hiç ummadığınız, beklemediğiniz bir ülkeden, hiç beklemediğiniz bir anda bir edebiyatçının sizin dünyanızı değiştirebileceğine de kapıyı her zaman açık bırakın. Türk edebiyatını, Rus edebiyatını okursunuz hatmedersiniz bir milim ilerleme olmaz… Atıyorum, İsveç edebiyatından bir öykücü okursunuz hayatınız değişir. Bu sizin genetik yapınızla, kodlamanızla, kültürünüzle, ruh halinizle ilgilidir. Onlarca sebebi vardır. Ben İsveç edebiyatı okumuyorum, şu şairden okumuyorum, bu romanı okumuyorum, şu tür kitapları okumuyorum, şu tür müzikleri dinlemiyorum, şu tür filmleri izlemiyorum diyerek kendinizi kapattığınız anda gelişme ihtimaliniz yoktur. Önerim sanatın bütün renklerine önyargısız yaklaşsınlar. Almaya, okumaya, dinlemeye çalışsınlar. Çarpıcı bir örnek vereyim Nobel Edebiyat Komitesi biliyorsunuz hep romancılara, öykücülere ödül verirdi. 2 yıl önce Bob Dylan’a ödül verdi. Bir edebiyatçı değil… Amerikalı bir rock ve country müzik sanatçısı. Şarkı sözlerindeki o estetik ve dünyayı değiştiren sözler nedeniyle Nobel Edebiyat Ödülü ki… çok stratejik bir yapıdır. Çemberi kırdı. Kitap yazması, roman yazması şart değil. Biz Bob Dylan’ı buna değer görüyoruz diyerek, bu ödülü verdi. Bizde bugün ne okuyacağım ya da ne dinleyeceğim dediğimiz alt kültürden bir insanın belki bir romanıyla, öyküsüyle bakış açımız çok değişebilir. Benim savunduğum bir şey var. Hep şunu söylerim. Türkçe bilen herkesin… Türk demiyorum Türkçe bilen diyorum. İyi kötü Türkçe bilen herkesin Müslüm Gürses’i mutlaka dinlemesi gerekir. Orhan Gencebay’ı, Ferdi Tayfur’u, Dilberay’ı… Bunun yanı sıra Klasik Batı Müziği ya da İngilizce müzik dinliyorsan dinle ama Türkçe biliyorsan bunları da dinle. Bu renkleri almaya çalış. Türkçe biliyorsan Sait Faik’i oku, Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna dışındaki bir kitabını, Haldun Taner’in bir kitabını oku. Fransızca biliyorsan kendi dilinden oku… Almanca biliyorsan Goethe’yi kendi dilinden okumaya çalış. Dil, insanın dünyayı algılama, öğrenme yönlerinden birisi. Hiç dil bilmiyorsan Türkçe oku ama kesinlikle kendini bir şairle, edebiyatçıyla, romancıyla, müzisyenle sınırlı tutma. Bunlar hayatın renkleri… Bunların tamamından faydalanmaya çalışın diyorum gençlere…

B.KARATEPE: Teşekkür ediyorum Abidin Yağmur bu keyifli söyleşiyle gazetede ki köşemize renk kattığınız için.

***

Çarşamba günü saat:10.00’da…

89.5 Kent Radyo’da…

Ondan… Bundan… SANAT’tan

Her Hafta Bir SANAT Bir YAŞAM’da…

Abidin Yağmur’la yapacağımız söyleşiyi kaçırmamanız,

Daima SANAT ve EDEBİYAT ile kalmanız dileğiyle…

Başak KARATEPE

İnstagram: @ondan.bundan.sanattan