Cuma , 20 Eylül 2019
Çiçek gibi röportajlar…

Çiçek gibi röportajlar…

“Eda Kaplan ile tiyatro etiği ve ahlakı üzerine söyleşi”

Babasının tiyatrocu olmasından dolayı, tiyatroya çok erken yaşlarda başlayan Kaplan, oynadığı tüm karakterleri en iyi şekilde sahneye yansıtarak büyük takdir topluyor.


KEREM ÇİÇEK/Röportaj

Çiçek: Merhaba

Kaplan: Merhaba

Çiçek: Kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

Kaplan: Eda KAPLAN, 1989 Mersin doğumluyum. Tiyatroya da Mersinde başladım. Arbens Sanat Merkezinde başladım. Babamın şehir tiyatrolarında çalışması vesilesiyle tiyatro ile çok erken bir yaşta tanıştım. Babam çay bölümünde çalışıyordu. Bir gün çocuk oyununda oyuncu gelemeyince sahneye çıkmıştı. Bundan çok etkilenmiştim. Evde ufak ufak skeçler oynamaya başladım, babam da beni izliyordu. Aldığım tepkiler çok iyiydi, “Eda bak şöylesin iyisin” vb. tabi bahsettiğim yaşlar 5-6. Sahne tozu yutmak deyimi vardır ya işte o sahne tozunu yutmak o yaşlarda başladı diyebilirim. Kıbrıs’ta belli bir zaman tiyatroya devam etsem de 2006 yılında tekrar Arbens Sanat Merkezine, Mersine geldim. Burada konservatuar sınavları için hazırlıklar yapmaya başladım. Cenk DOSTVERDİ ile birlikte hazırlandım. Eskişehir Odunpazarı Belediye Konservatuarını kazandım, iki yıllık bir eğitimin ardından İstanbul da vakıf üniversitesinde 4 yıllık konservatuar eğitimi aldım. Eğitimlerden sonra drama ve etkili iletişim üzerine yoğunlaştım. Hala da bu şekilde devam ediyor.

Çiçek: 5-6 yaşlarında farkındalık düşüktür. Ne yaptığımızı çok bilemeyiz. Tiyatroya başladığınızı, tiyatroyu istediğinizi fark ettiğiniz zaman nasıl bir başlangıç yaptınız, ne gibi zorluklar ve mücadeleler yaşadınız?

Kaplan: Ben çocukluktan beri ailevi problemleri olan bir biriydim, babamın işlerinden kaynaklı. Bir sürü okul ve şehir değiştirmek zorunda kaldım. Okulda da her zaman başarılı bir öğrenciydim herkes benden tıp fakültesini kazanmamı bekliyordu. Bölüm birincisi olarak mezun oldum.

Çiçek: Kimse nefret etmiyor muydu?

( gülüşmeler)

Kaplan: Ediyordu tabi. Genel olarak şöyle diyorlardı, maalesef sanata karşı bir yargı var, “Ne yapacaksın, oyuncu olup konservatuar okuyup ne yapacaksın. Öğretmen ol, atan, yine mesleğini yap.” Bu zorluklar ben daha okulu kazanmadan başladı. Aile tarafından ki ailem her zaman destekledi ama bir nevi de babam tiyatro içinde yetişen bir adam olduğu için sahne içini ve dışını her zaman gören biri oldu. O yüzden ket vurmaya çalıştı, hocalarım da aynı şekilde.  Kıbrıs’ta lise sondayken seçmeler vardı. Katılmak istedim. “Hayır, Eda sen bilgi yarışmasına gideceksin” dediler. Juliet’i oynamak istemiştim. “ ah, Romeo neden Romeosun sen” ( gülüşmeler) Ben de gizlice katılmıştım. Kendi kendime hayır ben bu işi yapmalıyım demiştim. Lise bir ya da lise iki yıllarında tam olarak buna karar verdim.

Çiçek: Kıbrıs’ta herhangi bir eğitim aldınız mı?

Kaplan: Kıbrıs’ta belediye ait küçük gruplar vardı. Onlar da Türkiye’den geliyorlardı. Sene sonu müsamereleri vardı. Profesyonel bir ekipte yer almadım.

Çiçek: Tekrar Mersin’e döndüğünüzde mi eğitime başladınız?

Kaplan: Tabi 2006-2007 döneminde. O zamanda zorluklar neydi? Bir kere param yoktu. ( gülüşmeler) Çalışabileceğim bir alan da yoktu. Şimdi diyoruz ya sanat hep zorluklardan doğar. Beni bir yerlerde tutan hep sanattı. Genelliyorum bunu çünkü benim için aktif ve interaktif olma kısmında sanat hep vardı. Ben hep düşünürken diyorum ki bu, sanat baktığımız şey de bile bunu bulabiliyoruz.

Çiçek: Parantez içinde “ Bunu hareketleri ile destekledi.”diye not geçiyorum.

( gülüşmeler)

Kaplan: Ekleyebilirsin. Biraz sıkıntılıydı. Şimdi şöyle ki Kıbrıs’a döneceğim, orada onluk sistem vardı, Türkiye’de beşlik sistem. Ben de Türkiye’de okuyacağımı söyledim. Annem de “ Kızımı ve babasını kaybedeceğim. Burası nasıl bir şehir?” diye yakınıyordu. Şehre fazla özgür diyerek taşınmak istedi. Taşucuna taşındık. Gerçekten de çantadaki bir eşya gibi oradan oraya gidiyorduk ve geleceği planlama kısmı benim için çok zordu. Taşucuna taşındık. Orada Tuncer hocam var, kulakları çınlasın. “Eda sen tiyatroya mı hazırlanacaksın” dedi. Ben de evet deyince; “Yalnız burada tiyatro yok” dedi. Silifke Taşucundayız. Çalışabileceğim bir kurum, bir alan yok. Halk eğitim merkezi var ama orada da hoca nedir, ne değildir derken bir de Taşucu’ndan Silifke’ye git gel için sürekli dolmuş parası lazım o zamanda o da yok. Ne yapabilirim, ne yapabilirim diye düşünüyorum. O zaman da babam, “Mersin Şehir Tiyatroları var eda. Sana kapılarını açar.” Dedi. Tamam deyip Mersin merkeze geldim. Burada da teyzem var. Şehir tiyatrosuna teyzemden bisikletle gidip geldim. İyi oluyordu zayıflıyordum ama            ( gülüşmeler) gittim ve şey dedim. E, ben geldim. Ki orası çocukluğumun geçtiği yer. Elbette çok değişmişti. Öyle, duvarlar boyanmış, böyle resimler falan çizilmiş, ben de inceliyorum. Hatırlayınca tüylerim diken diken oldu. Tabi, sahnenin kapısı kapalıysa destur giremezsin. Yani içeride her şey olabilir. Ben bunu çocuk yaşta gördüm çünkü çıkmalarını bekliyorum. Bir türlü çıkmıyorlar, diyorum ki bu adamalar ne yapıyor, çıkmadılar. İçeride prova var, sesler de geliyor. Dayanamadım tabi, ben de içeri girdim. Merhaba ben geldim, şöyle böyle dedim. Şimdi içeride sanatçılar var ama sözde sanatçılar.

Çiçek: O zamanlar Mersinde tiyatro ortamı üzerine başka bir sorum var aslında. Biraz daha Kıbrıs, Mersin hattında, Eskişehir konservatuarını kazanma yolculuğunda ki zorlukları ayrıntılandırabilirsek sevinirim.

Kaplan: Anladım. Burada şehir tiyatrosu bana kapılarını kapattı. Sahnede çalışan çok dediler. Yer yok dediler. Param olmadığı içeriden ya da dışarıdan hiçbir hocayla çalışamadım.  Ben de dedim ki arkadaşım ben sınava hazırlanmak istiyorum. Lise son dönemi yaşta küçük ve başka bir şehirde yetişmişim, buraya gelmişim. Benim için her zaman şöyle bir şey var; biz misafirperver bir toplumuz, kimseyi geri çevirmeyiz. Sanat da birleştiricidir, ayrıştırıcı değil. Tabi bende başka neler yapabileceğimi dündüm. Mehmet hoca, (Çeto) bana kapılarını açtı. Aradım durumumu anlattım. “Tabi, Eda buyur gel.” dedi. Gelip direk dedim ki benim param yok. “Ne diyorsun sen,  bizim cenk var, onunla çalışırsın.” dedi. Sınava da bir ay var. Cenk DOSTVERDİ ile tanıştım merhabalaştık, direk sahneye geç dedi. Ben yine param yok dedim.   ( gülüşmeler ) Her gittiğim yerde bunu söylüyorum, cebimde 1 TL para var su bile alamıyorum.( gülüşmeler) Bunu parantez içine yazalım. Cenk,” Ne yapacaksın sen?”diye sordu. Ben de, tiyatro aşığı bir kadınım, konservatuar okumak istiyorum, dedim. O da,” tamam, bugün git yarın tirad hazırla gel” dedi. Ben ertesi gün “olmak ya da olmamak “ tiradıyla geldim. Erkek tiradı hazırlayarak geldim. Tabi cenk şu kenarlara çiviler çakıyor, sahneyi düzenliyor falan… Çünkü onun eviydi burası, hala da öyle. Bana “sen nasıl konuşuyorsun nereden geldin” dedi. Ben de, Kıbrıs’tan geliyorum Cenk hocam, dedim. “Bana Cenk diyeceksin” dedi. Tamam dedim. Sonra şınav, mekik çektirdi, koşturdu işte yat, kalk falan. Ben ağlamaya başladım. Çünkü o zaman herkes bana kötü davranıyordu. Bu yaşlarda anlıyorum neden bana tüm onları yaptırdığını. İyi ki de yaptırmış. Biz Cenkle bir ay kadar öyle güzel hazırlandık ki, tabi çok eksik vardı. İnsanlar bir yıldır hazırlanıyorken ben sadece 1 ay hazırlanabildim. Sonra bisikleti bırakıp yürüyerek gidip gelmeye başladım. Arbens Sanat içerisinde farklı hocalarla hazırlanan birçok arkadaş vardı. Sahneyi kim alacak kavgaları yapıyorduk. İstediğim bir oyunu buradaki arkadaşlar bana vermemek için direnmişlerdi mesela, tabi ben sonra onu çaldım. Tabi Cenk ile başka tiratlara hazırlandım. Nazım Hikmet’in tiradı ile sınava girmiştim.

Çiçek: Tabi tüm bu anlattıklarınızın birbiriyle ortak noktası, bir derdin oluşu. İyi bir şey gelişiyor yanında kötü de bir şey gelişiyor…

Kaplan: Şöyle ben şanlı olandım. Çok iyi yönlendirildim. Çeto ve Cenk beni ayrı yönlendirdi. Mesela çeto ile şiir çalışıyorduk, ses diksiyon, sanat, sanatçı üzerine, sanatçının ahlakı üzerine,  kaygı ne demek üzerine…

Çiçek: Kaygı demişken tiyatroya başladığınız da o zamanlar da mersinde tiyatro ortamı nasıldı, tiyatroya dair neler vardı?

Kaplan: Benim geldiğim dönemde şehir tiyatrosu vardı ve Çeto’nun Sahnesi vardı. Konservatuar sınavına hazırlanan çok fazla arkadaş vardı. Biz şehir tiyatrosunda hazırlananlar ve Çeto’nun sahnesinde hazırlananlar diye ikiye ayrılmıştık. Ben, o dönem insani zorluk yaşadım. Bu zorluk içerisinde mesela ışıklar içinde uyusun Kadir hocamız vardı. Bizi çalıştırmak için peşimizde koşardı. Bu da o dönem içerisinde ki artılarımız oluyor. Çeto bu anlamda işimizi kolaylaştırdı. Şimdi sahnen var, Cenk var, Kadir hoca var ve hepsi Arbens Sanat’ın varlığı sayesinde oluyor.

Çiçek: Tüm bu çalışma ve mücadele içerisinde hedef önceden belirli miydi yoksa çalışmaların seyrinde mi kendinize hedefler koymaya başladınız?

Kaplan: Şöyle diyeyim, o zamanda ben Adana’da sınava girdim ama beklediğim gibi bir sonuç alamadım, durumu Cenk’e söylediğimde; “Hiç mühim değil, atla Eskişehir’e gel. Burada belediye konservatuarı var. Burada sınava gireceksin” dedi. Nasıl geleceğim derken, “geleceksin Eda” dedi. “Bana baktığın gibi, sahneye baktığın gibi onlara bak, iş orada kopuyor” dedi. Oyuncu gözleri ile oynar ağzı ile yemek yer, o zamanlar anlamamıştım ama şimdi daha iyi anlıyorum. Yani hedefim her zaman vardı. Bunun nasıl olacağı ile ilgili bölümü hayat içerisinde görmüş oldum. Eskişehir’i kazanmış oldum.

Çiçek: O günlerden bugünlere gelecek olursak, tiyatronun bugün ki durumu hakkında ne düşünüyorsun? İnsan için neden bu kadar önemli? Sonuç olarak birçok emekten bahsediyoruz…

Kaplan: Şimdi tiyatro neredeyse insanlıkla aynı yaştadır. Tiyatronun doğuşundan bugüne kadar her zaman bir derdi vardı. İnsan ruhunun en şiddetli olduğu anda tiyatro hep canlı hale gelir. Bu, sanat hep sıkıntıdan doğar kelimesinin çıkış noktasıdır bence. Tiyatro aslında her çağda önemliydi. Bazen siyasi, bazen ekonomik, bazen politik her alanda farklı ortaya çıkıyor. İşte kaç yıldan bahsediyoruz. Ben lise sonlardayken, şimdiye kadar 15-20 yıldır tiyatro içerisindeyim. Baktığımda; o dönemde çok azdı ama şimdi alternatif çok fazla. Daha sonra belki bu konuya da değiniriz, sanat, sanatçı kimdir gibi… Bugüne bakacak olursak da tiyatroların çok farklı kaygıları var. Sahnenin aslında bir derdi var, oyunu oynamakta sıkıntılar var, geçmiş döneme baktığımızda eleştirilere her kesimden insanlar gülerek alkış tutar,  sanat bundan gelişirdi. Şimdi sanatçı sahnede bir şey söylemekten çekiniyor. Ucu bir yere dokunur mu falan.  Aslında sanatçı her kesimine hitap etmelidir. Yoksa bir taraf seni alkışlamış olur. Ha tiyatro önemini kaybetti mi elbette hayır.

Çiçek: Peki televizyon ve sinema dünyası ile yarışacak bir güçte midir?

Kaplan: Şöyle ki; tabi ki de teknoloji bizi çok fazla yönlendirdi. Alternatif tiyatrolar sinema ve tiyatroyu birleştirmeye başladı. İstanbul’da bunun çok fazla örneği var. Yurtdışından gelen ekiplerde de bunu görüyoruz. Tiyatro seyirci kaybetti ama bunu ne için kaybetti? Televizyon sinemadan mı yoksa sanatçı olarak bizim olumsuz bir katkımız mı var mı acaba?

Çiçek: Birkaç defa lafı geçti de tiyatro sanatçısı kimdir? Sanatçının kimliği nedir?

Kaplan: Günümüzün en büyük sorularından biri de sanat nedir, sanatçı kimdir? Gerçekten yüreği ile ortaya iş koyan ve karşıdakini sorgulatan, ortaya koyduğu ürüne bir kimlik kazandıran kişidir benim gözümde. Yaptığımız iş bir bebektir. O, büyür ve bir kimlik kazanır. Müzik olsun, görsel sanatlar olsun her alanda ayrı ayrı kimlik kazanıyor. Uzun yıllardır tartışılan bu sorunun cevabı bende bu şekilde.

Çiçek: Bir derdi mi olması mı gerekiyor? Derdi olmayan sanatçı olmaz mı?

(hunharca Gülüşmeler)

Kaplan: Naçizane söyleyeyim, klişe belki ama yürek meselesi( elini kalbine götürür) gerçekten yürek ister. Çünkü ben buradan çıktığımda sahneyi burada bırakmıyorum. Memuriyet tarzı görmüyorum. Pop şarkıcılardan bahsediyoruz mesela, orada dert, çıkıp iki saat şarkı söyleyip inmek. Bu şuna benziyor, ben koyu Beşiktaş taraftarıyım. Bir gün bir arkadaş “Ya Eda sen koyu taraftarsın ama öyle değil, bu iş şöyledir de böyledir de falan filan…” dedim ki hayır bana söyleme. O benim hobim o benim işim olursa sıkılırım dedim. Şimdi biz işimizi evimize götürüyoruz. Sanatçı 3D düşünen ve görebilendir aslında. Bu noktada hani şöyle diyorlar ya; kafayı yiyor galiba diye. Evet, sanatçı derdi olandır. Sanatçı memur zihniyetinde olan değildir.

Çiçek: Şimdi sohbet ettiklerimizi birleştirmek adına soracak olursam; tiyatronun bugün ki durumu nedir, tiyatro insan için neden önemli dedik, bu sorular aslında tiyatro sanatçısıyla da bir bağ taşıyor; dolayısıyla tiyatronun toplumda önem kazanması ya da kaybetmesinin tiyatro sanatçısı ile alakası var mıdır?

Kaplan: Elbette var. Ben Eskişehir Şehir Tiyatrolarında sözleşmeli olarak çalışırken, çok şey öğrendim. Orada öğrendiklerimden şunları aktarabilirim ki; tiyatrodaki etik kuralların bir kısmı yazılı bir kısmı yazısız kurallardan oluşur. Bunu siz sözlü de olsa bilirsiniz. Ben orada tiyatro sanatçısı kavramını biraz daha farklı gördüm şehrin getirdiği başka bir hava var. Oranın ortamı çok daha başkaydı. Tabi Büyükerşen hocanın katkısı da çok büyük ama orada ki şehir tiyatrosu olmasına rağmen tıpkı bir devlet tiyatrosu gibi çalışıyordu. Sözleşmeli oyuncusun orada, geliş gidiş saatin belli. Provadan çıkamazsın ya da kostüm sana zimmetli. Oradaki sahne arkadaşlarım 20- 30 yıldır sanatla uğraşıyorlar. Provadan yarım saat önce geliyorlar. Birbirlerine günaydın diyorlar. Arka bahçede herkes bir şeyler anlatıyor, aktarıyor. Tekst okumaya geçiyorlar. Şimdi bunlar yazılı olmayan kurallar. Sanatçı dediğimiz, sanatçının ahlakı dediğimiz nokta burada başlıyor. O dönemde şaşırmıştım ben mesela. Sahnede arkadaşları görünce of diyorum böyle eller kollar, elizabeth tiyatrosu oynuyorlar, büyüleniyorsun, arka bahçede ise durum çok farklı. Demek ki oyuncunun sahne önü ve sahne dışı bir kişiliği var. Bu çok ayrı bir şey. Bu seyirci ile kurulan ilişkiye de yansıyor. Çünkü gelen seyirci belli bir süre sonra seni tanıyor. Mesela biri sayfada fotoğrafımı görmüş;” aaa Eda hocasın sen” diyor. “Seni takip ediyorum çok iyi paylaşımların var.” Bu kişi bana dair sanatımı bilmeden, kişisel yaşantımdan bana dair bir şey çıkarmış. Beni destekliyor. Demek istediğim sanatçı kendi yaşantısını da sahneye taşıyor aslında. “Coğrafya kaderdir” diye bir cümle var. Coğrafya, sanatçının kimliğini de belirliyor. Mesela butik tiyatro, oda tiyatrosu gibi kavram var seyirci ile daha yakın daha samimi; tam tersine koca uzun sahneler var, oyuncunun ben buraya hâkimim dediği. Ben eskiden beri yağlı boya ile tiyatroyu benzetirim. Fotoğraf makinesi yokken sanatçılar kendi tablolarını yaptırmak için ressam tutuyorlarmış. Uçsuz bucaksız bir tarla çizdiriyorlarmış. Adam da gelip o koca sahnede zannediyor ki o sahne onun. Hayır, orası halkın senin değil. Sanatçı kendi göstermek istediğini ve halkın duymak istediğini sahneye taşır. Her oyunda izleyicinin aldığı bir şey vardır. Herkes farkı bir şey alır. İlk anlattığında seyirci bir şey alabilir. Ya da adam dinler dinler en sonda bir şeyler alabilir. Ben bu oyuna niye geldim der, işte o zaman da bir şey almış olur. Kaptığı bir şey vardır. Sanatçı dışarıdan beslenir. Kendi yaşamımızdan, yeri geliyor evimizde beslediğimiz balığımızdan, karşımızda yemek yiyen bir insandan, biz aslında seyirciden besleniyoruz. Biz, onların yansımasıyız. Güzel ahlak dediğimiz bir nokta var.

Çiçek:  Tam bu noktada şu soru ile devam edebilirsek sevinirim; Konstantin Stanislavskiy der ki; “Tiyatro sanatçısının ahlakı önemlidir.” Sizce tiyatro sanatçısının günümüz ahlakı nasıl olmalıdır ya da olmalı mıdır?

Kaplan: Ben İstanbul’da okuduğum sürede, İstanbul’da özel üniversitede tam burslu okudum. Bu benim için zorlu bir süreçtir. Parası olmayan öğrenci burslu okur, diye. O dönemde Feriha diye bir karakter vardı. Bana da o ismi takmışlardı. O da burslu gidiyordu, dizide. Şimdi şöyle diyeceğim. Sınıf arkadaşlarım kızmasın. Vakıf okulları çok pahalı okullar. Ben çok iyi eğitim aldım o okulda iyi ki devlet okuluna gitmemişim, iyi ki Eskişehir’de kalmamışım. Çok iyi eğitim gördüm, okul bana çok açar verdi. Ama o dönem ben kazandığımda iki arkadaşımla tam burslu kazandık. Şimdi bazı arkadaşlarım yetenek sınavına girdiler ama paraları olduğu için. Benim çok sevdiğim bir laf var; “Yüzde bir yetenek ise yüzde doksan dokuz çalışmadır” diye. Şimdi burada yetenek nerde? Ben kendimi o dönem çok kötü hissetmiştim. Yani ben yetenekliyim de bu arkadaşlarla aynı sahnedeyim! Bak yine işin içine para giriyor. Benim çok değer verdiğim bir şey var. Hani bazı kitaplar üsttedir abdest almadan onlara dokunamazsın gerçekten sanat benim için öyle. Destur yani bir kendine gel kısmı var. Dolayısıyla ben ne yapıyorum oldu. Ben burslu kazanınca havalara girdim ama Nurdan hoca vardı kulakları çınlasın bana dedi ki; “Sen kimsin ya! Sen kimsin Shakspeare oynuyorsun.”Ben sınava da Frida’nın hayatını oynayarak girdim. Bülent hoca da; “sen daha Fridayı mı tanıyorsun, Sürraalizm’i biliyor musun ki, kalkmış burada oynamaya çalışıyorsun!”dedi.  Bu insanlar sinema ve sanat üstüne ders veren üstatlarımız yani. O dönemdeki o egomuzu törpülediler. “Sen kimsin?” sorusunu bize öğrettiler. Kendine gel oldu. Nurdan hoca, daha çok operada ders verirdi. Ego olsun diye söylemiyorum. Provaya bir saat erken giden tek kişi bendim, elimde dosyalarla giderdim. Benim kendi öğrencilerime de söylediğim şu an bu. Al defterini, kalemini orada biri bir şey der not edersin. Bakıyorum kimsenin elinde yok. Söz uçar yazı kalır. Hocamız mesela şunu diyordu; “Arkadaşım derse geliyorsun koridorda şarkı söyleyerek gel. Sesini aç falan…” Başka hoca da gelip diyordu ki; “Sahneye çıktın mı başka biri olacaksın.” Öyle bir durum yok. Role hazırlanma diye bir durum var. Teknik var. Benim, işte sanatçı etiği, ahlakı dediğim nokta bu. Nurdan hocanın bize bahsettiği şeyler. Nurdan hoca diyordu ki; “Ne kullanacaksın git bak bakalım ya, sahnede deprem mi oldu, yangın mı çıktı bir bak.” Senin seyirci denen bir olayın var, biraz saygı, özsaygı diyordu mesela. Bülent hocamız vardı okuyun derdi, sen okumadan karşı tarafa ne verebilirsin ki. Şimdi okuduğun zaman düşünsel zihinsel, sürecin gelişiyor. Diksiyonun ilerliyor. Farklı kavramları konuşmaya başlıyorsun. Tabi o dönem ben şunu diyordum; Bu adam, bu kadın ne diyor.” Şimdi ben eğitim verirken öğrenilerime aynı şeyi söylüyorum.

Çiçek: Bazı ermiş dediğimiz insanlar vardır. Bu insanlar bilgeleştikçe mütevazılaşırlar, ancak bu yaygın değil;  sanki bildikçe küçümseyici tavırlar başlıyor. Sanatçının ahlakını bu çizgide anlatabilecek yaşanmış bir örneğiniz var mıdır?

Kaplan: Var kerem. Şöyle anlatayım, geçen hafta bir yemeğe gittim. Her zaman gittiğim bir yer. Çok da severim oradaki abiyi. En son gittiğimde; “ya sen ne kadar tatlı bir kızsın!” dedi. Beni de küçük böyle bıcır bıcır konuşan biri sanıyor. Sonra dedi ki; “sen ne iş yapıyorsun.” Arkadaşım atılıp Eda oyuncudur dedi. Abi de, hiç de benzemiyorsun, dedi. Ben de abiyi konuşturmak istiyorum nasıl ya falan dedim. “Bakıldığında hiç de öyle şeyin falan yok” dedi. “Ego mego yok” dedi. Çok güzel adam aynı zaman da şef. Açar sağlasın diye, abi nasıl oluyor sanatçı, dedim. “Ya ne biliyim bir kalk yürü şöyle bir havan olsun” dedi. Abi benim havam yok mu ne demek istiyorsun sen, falan… Dedim.” Ne bileyim. Sen bizim eski sanatçılara benziyorsun” dedi. Nasıl yani dedim. “Şimdi eski sanatçılar vardı önümüzde ceket iliklerlerdi” dedi. Saygıdan o işte. Şimdi yeni dönem eski dönem diye bir ayrım çıktı. Yeni dönem sanatçılarını gördüğü zaman ki bu maddiyatla alakalıdır. Şimdi şöyle k;i giydirici diye bir kavram var tiyatroda birileri seni giydiriyor. Kostüm senin namusun, derdi bizim hoca, öyle bakardı. Seni var eden şey, derdi. Kostümünü kendin giymen başka bir şey, ona dokunulması vb. mahrem bir durum. Bizim abiye dönersek ben şunu anlamaya çalışıyorum abi bana ne demek istiyor. Abi dedim; “Üzülmeli miyim, sevinmeli miyim?” Normal hayta ben oyuncuyum diye gezmiyorum. Böyle bir şey yok. Mesela Mersinde tiyatro yapan arkadaşlara bakıyorum, normal hayatta da oynuyor. Neden oynuyorsun ki? Sen yazılı bir metni sahneye taşıyansın. Sen anlatıcısın. Sen, ben oyuncuyum, böyleyim vb. dememelisin. Ben liseler arası tiyatro yarışmasına gittim. Eski bir arkadaş var. Çıkıp sunuculuk yaptı. İşte ( kaba kendini beğenmiş bir ses tonuyla o arkadaşı taklit ederek) Merhaba, şöyle şöyle tiyatrosunun falan filan. Ben çıktım. Dinlemedim. Neden biliyor musun, çünkü beni ezdi. Önümde oturanlardan da aynı tepkiyi duydum. Bak, havaya bak laflarını. Gerek yok, sen topluma ayna, ışık tutansın. Seyirci de seni sevmez. Karakteri değil. Seyircinin oyuncuyu sevmesi diye bir şey vardır. O bakışlarıyla, oyun bittikten sonra tramvay’a binerkenki samimi yaklaşımıyla, merhaba deyişiyle görüyorsun;  buraya bakıyorsun adam MES-KOP’ta güneş gözlüğü takıyor tanınmamak için.     ( gülüşmeler) Yani böyle bir şeye gerek yok. Mütevazı ol, sen güzel bir iş yapıyorsun. Sahne çok güzel bir şey.  Mesela oyun bittikten sonra ilk teknik ekip alkışlanır bu başka bir ahlaktır. Teknik, ışığı kapatıp açarak cevap verir. İşin tadı budur aslında. O an, o alkışa değil, ışığın yanıp sönmesine dersin ki, ya sen ne güzel iş yapıyorsun. Oyuncuyu var eden o ışık, seyirci vb.

Çiçek: Bir de şöyle bir tartışma da var. Aslında biraz girmiş olduk, sahne ahlakı denilen bir kavramımız var. Benim üstünde durmak istediğim, sahne ahlakı ile yaşamdaki ahlak arasında bir bağlantı var mıdır?

Kaplan: Kesinlikle var. Sahne etiği, sahne arkası etiği dediğimiz bir kavram var. Seyircinin görmesini istemediğimiz yerdir burası. Burası kostümünü değiştirdiğin hazırlandığın yerdir, dekordur, su içtiğimiz yerdir, kullandığımız kelimelerdir, bizi sahneye taşıyan bu etiktir aslında. Ancak bu etiğin de oluşabilmesi için bizim kişisel bir etiğimizin de olması gerekiyor. Mesela içtiğin bardağı kaldırmak! Bu senin kişiliğin, evde içtiğin bardağı yıkamıyor musun? Dünyanın en güzel mesleklerinden biri de garsonluktur, biri senin yemeğini önüne getirir. Ama burası restoran değil. Burası tiyatro. Burayı var eden bizleriz. Ben demin buraya gelmeden kahve alıp geldim, hocama kahve yaptım birazdan kendi bardağımı yıkayacağım, kendim yapıyorum demek için anlatıyorum, bunun tadı hoşnutluğu başka. Bana çok duygusal geliyor. Şu an bu duruma çok az rastlıyorum ne yazık ki. Bu durumların hepsi aslında, insan olma tartışmasına geliyor. “Hayatım boyunca hiçbir şey olmaya çalışmadım ama insan olmayı denedim” diye bir cümle var. İnsan nasıl olur. Sokakta yürürken yere çöp atmıyorsan tiyatroda da atmamalısın en basit örneğiyle. Sanat ve sahne fedakârlık isteyen bir iştir. Eğer sen fedakâr bir insan değilsen insanlığın ömrünü adadığı bu müesseseye girmeye hakkın yok. Katılma arkadaşım. Eğer sen sahne etiğini, insan etiğini bu kavramları bilmiyorsan bu işi yapma. Sahne kusar diyoruz ya tam olarak budur. Başka bir örnekten yola çıkacak olursak; Müşfik KENTER, Hulusi KENTMEN gibi sanatçılara baktığımızda akla ilk gelen nedir? Mütevazılık değil mi? Bu da çok iyi oyuncu olmalarından değil; kişilik ve samimiyetlerinden doğuyor. İlk baktığımız yer burası oyunculukları değil. Örneğin; ben bugün buraya gelirken şöyle bir durum yaşadım. Çuvalına kâğıt toplayan bir çocuk; “Günaydın abla işin rast gitsin” dedi. Beni o kadar çok mutlu etti ki. Ben çok sevindim. Onunla sohbet etmek bir çay içmek istedim ama buraya da varmam gerekiyordu. Teşekkürü mü bu röportajda ondan bahsederek vereceğimi söyledim kendime… Gibi örnekleri çoğaltabiliriz.

Çiçek: Son bir sorum olacak, tüm konuştuklarımızın bir toplamı olarak; tiyatro oyuncusu olmak isteyen insanlara önereceklerin nelerdir? Nasıl bir yol izlemeliler?

Kaplan: Şöyle söyleyeyim dün takip ettiğim bir blok sitesinde şöyle bir yazı okudum. Onu da söylemek isterim, “ Sanatın ve tiyatronun ana şartı; yetenek, sanat bilinci, sanat ahlakı ve sevgidir.” Aslında bugün konuştuklarımızın bir toplamı oldu. Emek ve sevgi verdiğin her şey Zaten profesyoneldir. Ben her zaman bunu söylerim. Bunu isteyen birine diyeceğim, peşini bırakmasın, gittiğimiz bir oyundan, kitaptan her yerden kesinlikle bir şeyler öğrenebiliriz, ben konservatuarı kazanmadan bir hocam vardı “Eda kazanamazsan ne olacak” dedi. En kötü oyun izler, yine bir şeyler öğrenirim, demiştim. Okumak bu işin başında geliyor elbette. En basitinden tirada hazırlanan biri, oyunu ve oyun hakkında bilgileri araştırıp okumuyorsa bunun bir anlamı yoktur.  Bu durum işin kurallarını öğrenmekten yani sanatın ahlakını öğrenmekten geçiyor. Bütün bunları yapabilmek, zorlu süreci aşabilmek de inanmışlıkla mümkün.

Çiçek: Çok teşekkür ederim

Kaplan: Ben teşekkür ederim.